22 Şubat 2015 Pazar

Sol Dergi Yazı



Aptallığın egemenliği
Kuyuya taş atan akılsız da, çıkarmaya çalışanlar çok mu akıllı? Ticani sakallının biri “çalışan kadın fuhuşa destek oluyor” türü hırıldanmaya görsün, toplumda “yorum hamaratlığı”  başlıyor! Vekiller, uzmanlar, ilahiyatçılar... Herkes “kuyudaki taş”ın peşinde! Son karar için tv’ler “konuyu halka soralım” diye kolları sıvıyor, Meclis’teki vekillerden sokakta insanlara dek “konuya ilişkin düşünceler” soruluyor! Gazeteler, “çoğunluğun düşüncesi” için “evet, hayır” anketlerine başlıyor. Öyle ya, “demokrasi”de seçim önemli, tek doğru çoğunluğun dediği! Muhabirin sokakta mikrofon uzattığı bir aptal,”efendim” diyor, “Hocamız Kitaba dayanarak söylediyse doğrudur! Belki de artan fuhuşa çare olarak söylemiştir”! Muhabir, “yani?” dediğinde adam, “yani, yine doğru”!
Hele ki diktatörün kehanetleri! En derin kuyudan daha karanlık haldeki ortama attığı “kadınla erkek eşit değildir” türünden bir “taş” cümlesinin,  “nereden gelip nereye gittiğini” bulmak için toplumun her kesiminde en az bir hafta sürecek “arama faaliyeti” başlıyor! “Son kararı halk verir” diyerek muhabirler yine “halka sormak” için” sokağa çıkıyorlar! Muhabirin düşüncesini sorduğu örtülü hanım, “zaten Rabbim bizi erkeğin kaburga kemiğinden yaratmamış mı” diyor.
Bazen muhabirler sokaktaki halkın “akıl nabzı”nı da yokluyor! “Nesli tükendi deniyor, ama Türkiye’de bir dinazor göründü, sizce koruma altına almak gerekir mi” diye soran muhabiri, “evet, koruma altına almalı” diye yanıtlayan da var, “Cenabı Allah’ın neslini tükettiği şeyi korumak olmaz” diye yanıtlayan da. (İki yanıtın sahibi de üniversite öğrencisi, ikincisi türbanlı bir “hanım kızımız”!) Zekâ yarışmalarına gelince: “Tuz Gölü nerede” sorusunu “Rusya’da” diye yanıtlayan da var, “Kıbrıs’ın Karadeniz’de olduğunu” söyleyen de. Eh, en yüksek makamda oturan kişi, “Amerika’yı Müslümanlar keşfetti” demedi mi? Hadi, buraya kadar “zırva, komik” deyip geçelim, ya sandık? Ülkenin kaderini zırvanın tayin etmesi de mi komik?
Cehaletle cesaret arasında gizli bir uyum mu var acaba? Bakıyorum,  fikri sorulunca en cesur konuşanlar, en cahiller! “Dönen dolabın” biraz farkında olanların çoğu ürkek! “Zorunlu din dersi anaokulundan başlamalı mı” sorusuna, dinci, “çocuklarımızın dinimizi öğrenmesi niye kötü olsun” diye çemkiriyor, cahil “çok yerinde bir karar” diye çalkanıyor! Aklı başında olanlardan “elbette kötü, topluma yapılabilecek en büyük kötülük! Her şeyden önce tek inancın dayatması, dinci faşizmin karanlık hesabı” diye öfkesini dışa vuran neredeyse yok! Konu cami, ezan falan olduğunda manzara yine aynı. Cami dikmedikleri yer kalmadı, koruma altındaki yeşil alanlar ve sahillere dek uzandılar. En ufak tepkiye dincilerin en yumuşak yanıtı, “ezan sesinden rahatsız mı oldunuz” türü hırıldanma! İlericiler ise, ne düşündüklerini “camiye karşı değiliz ama burası sit alanı” falan diyerek “dinci tepkiye bulaşmadan” söylemek için, bin dereden su getiriyor. “Evet, beni rahatsız ediyor! Her köşede, her sokakta caminin ne işi var? Evin iki yanında sabahın köründe, mikrofandan bangır bangır bağıran imam sesiyle uyanmak zorunda mıyım? Sabah namazına kalkacak kişinin evine bir çalar saat koyması çok mu zor” demek sanki suç, diyen yok!
Dinci yobazlık, karanlığın en koyusudur. Düşünmeye değil tapınmaya, akıl gücüne değil akıl güçsüzlüğüne dönüktür. Tapınmak aydınlanmaya, gelişmeye, bilime, insanın ve toplumun özgürleşmesine değil, aptallaşmaya, köleleşmeye hizmet eder. Bir toplum için en büyük tehlike “tapınmacılığın”, yani aptallaşmanın yaygınlaşmasıdır. Öyle bir toplum, teslim olmuş toplumdur. Akıl gücünden yoksun bir toplumu paranın güçlüleri yönetir. Bayrağı korkudur. Sandık, bu teslimiyeti perçinler! Kaderi değiştirecek olansa, örgütlü halk güçleri, cesaret ve sokaktır!

* * *
Neden acaba aklı olan insan evrenin en aptalı
Arıya sordum, “ben balımla doymasını bilirim” dedi
Eriğe sordum, “ben dalıma uymasını bilirim” dedi
Doyumsuz ve uyumsuz insansa ha bire kendini yedi

15 Şubat 2015 Pazar

Sol Dergi yazı




Diren, ulaşırsın!
 Seçimde oyların yüzde 36,3’ünü alsa da Çipras, yemin törenindeki tavrıyla halkının en az yüzde 80’inde sempati ve destek buldu. Dini yemini reddetmesine bir-iki cızırtı dışında tepki gelmemesi bunun kanıtı. Yunanistan “din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayan” tek AB üyesi. Anayasasında “devletin Ortodoks kimliği”ne vurguyla “devlet ve Kilise ilişkilerinin birliği” öngörülüyor. Bir yanı bu, fakat diğer yanına, yani “din ve devlet işleri” konusundaki gelişmelere ve halkın bu konudaki kültür düzeyine bakmadan, bizim Hacı Arınç gibi “bu vesileyle laiklere bir şey söyleyeceğim, meğer Yunanistan laik değilmiş” diye “mavra” yapan, tıpkı Hacı Arınç gibi balıklama daldığı çamura çakılır! Yunan halkının büyük çoğunluğu Çipras’ın “yemin tavrı”nı saygı ve sempatiyle karşıladı. Ateist olduğunu belirtmesini de  “kâfir”liğinin değil, “dürüst”lüğünün kıstası saydı.
2000 öncesinde Yunanlı kimliğinin din hanesinde kişinin “Ortodoks Hıristiyan” olduğu kaydı vardı. Simitis hükümetinin “AB Uyum Yasaları” nedeniyle “kimlik belgelerinden din hanesinin kaldırılması” için hazırladığı önergeye Kilise karşı çıkmış, dahası “halkımızın çoğunluğu din devlet birliği istiyor, inancımız gururumuzdur” sloganlarıyla karşı kampanya açmıştı. Kilise’ye rağmen önerge yasalaşmıştı. İnsan hakları kuruluşları, aydınlar, sosyalist ve komünist hareketler, “devlet-Kilise ilişkisinin insan haklarına dayalı, çağdaş ve laik ölçülerde düzenlenmesi” için mücadele ettiler. İnsan Hakları Kuruluşu’nun hazırladığı yasa taslağı kamuoyunda olumlu yankı buldu. Fakat 2004 Karamanlis hükümeti bu konuda Anayasa değişikliği istemedi. PASOK da “oy kaybederiz korkusu”yla üstüne gitmedi. Din ve devlet işlerinin ayrılması ve laisizme geçilmesi konusunda, sadece Yunanistan Komünist Partisi ve Sol İttifak ısrarlıydı. 2010’da Papandreu hükümeti, ekonomik krizden çıkmanın bir olanağı olarak Kilise mülklerini  devletleştirmeye başladı. Kilise’ye de “mensuplarının maaşlarını devlet ödeyecek” güvencesiyle “sus payı” verdi! Aynı dönemde insan hakları kuruluşları ve devrimci kuruluşların laisizm konusundaki mücadele ve yasa önerileri halkta büyük sempati topladı. Anketler halkın yüzde 76’sının laisizm istediğini gösterdi. Kilisenin “halkın çoğunluğu din devlet birliği istiyor” tavrının ayakları havada kaldı! 
Yunanistan’da her yeni hükümet, Başpiskopos huzurunda yemin ediyor. Parlamento bu törenle “taktis” ediliyor. Bu törenlerde oturdukları yerden ayağa kalkmayarak Yunanistan Komünist Partisi (KKE) vekilleri “dini yemin töreni”ni proresto etmekteydi. Çipras’ın yemin etme tavrı, bu gelişmelerin üstünde çiçeklendi! Yani temelsiz bir çıkış değil, gelişmeleri doğru toplamış, mücadele kökü olan bir tavırdı. Seçim zaferiyle birlikte Çipras tartışma odağı oldu. Herkes onu bir yanıyla tartışıyor. Tartışsın. Tartışmak da gerekir. Ama daha ilk günkü yemin töreni tavrı, başlı başına gelişmedir. Hem de o noktadan artık geriye dönüşü olmayan. Halka verdiği sözlerden yüzde kaçını tutabilir, bilmem! Ama laiklik konusunda verdiği sözü layıkıyla tuttu ve yerli yerine oturttu: Yunanistan’da din sultası temelinden sarsıldı. Darısı Türkiye’nin başına. Çipras’ın yeminde İncil’e el basmama tavrını, onun “ateist olmasına” bağlamak da eksik kalır. Hatta bizim sinsi dinciler, “dinsize normal” diye yorumladı! Oysa o tavır, inançlı ya da ateist, laik siyasetçi tavrıdır. Halkın tepki değil, tam tersi saygı ve sempati duymasındaki anlam budur. Çıkarılması gereken diğer ders ise: demek ki dinciliğe ödün vermeden mücadele mümkün. 
Bu  şöyle de söylenebilir: Mücadelede kazanmak için “inançlara saygı” örtüsü altında dini siyasete bulaştırmak (yani dinciliğe ödün), demek ki safsataymış! Düşünün ki, dinciliğin “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” gibi “ruh ve zekâ özürlü” dejenere bir lafı bile, kendini “sol”da sayan çok kişide maya tuttu! Yobazın oltasına takılıp birçok değeri bu lafla karalayan “sol”cu az mı? Aziz Nesin gibi bir dehayı bile, “Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısı” yaptılar! Sonuç ortada: Dinci faşizm!
*    *    *
Ne deprem korkunç geliyor bana, ne sel, ne yanardağ
Korkunç olan zulüm, talan ve doğaya ihanettir;
Yeter ki kucaklasın barışkın ve sevecenlikle
Doğa insana korku değil, sadece coşku verir





6 Şubat 2015 Cuma

Sol Dergi Yazi


Katliam doymazlığı
Zulmün hesabını ‘ahrete havale etmek’ zalime teslimiyetin bir biçimidir!
Dinci kafanın egemen olduğu bir toplumda (ve o toplumun yaşadığı coğrafyada) halk ve hayat düşmanlığının boyutu sanılandan da büyüktür. Ölçüye sığmaz. Her gün gazetelerdeki “bunu da gördük”, “inanmayacaksınız ama o da oldu” türü haber başlıkları, bu “ölçüye sığmazlığın” şaşkınlık nidalarıdır! Dinci yobazlık bir yere egemen olmaya görsün, hele ki emperyalizm ve kapitalizmin taşeronu olarak! Zati Sungur’un “abra kadabra” yöntemleri gibi “Yoksul Cumhur”un da “bakara makara”cı yönetenleri var! Halkı “ahret”le uyutup, dünya nimetlerine yalanla dolanla, rüşvet ve talanla balıklama dalarlar! Öğüre böğüre yağmalarken, hiçbir canlıya ve doğaya acımazlar! Hayat düşmanlığı başka ne ki? İşte Türkiye! Yobaz, bir elinde din kalkanı, diğerinde din palası, hayata her alanda saldırıyor. Saldırısı da dine dayalı, savunması da! Bilgi, akıl, vicdan, izan “hak getire”! 
Şunun şurası, yeryüzünde “Bilen İnsan” (Homo Sapiens) haline 50 bin yıl önce kavuşan, son 3 bin yılında “tek tanrılı din”i, son 200 yılında “kapitalizmi” keşfeden “insan” sıfatlı canlı türü, deniz kaplumbağalarının 200 milyon yıldır gelip yumurtladığı İztuzu Sahili’ne “han-ı yağma” hırsıyla saldırdı. Hayat safındaki duyardı insanlar bu alçaklığa karşı direnince İmam, “Allah yarattığı canlıyı korur, kaplumbağaya yumurtlamak için başka yer gösterir” diye cırıldadı! Kuşların göç yoluna kurdukları hızlı tren hattında lokomotif kuş sürülerini biçe biçe gidiyor! Bilim adamlarının uyarısı, çevrecilerin tepkisi karşısında İmam, “kuşlar zaman içinde trene alışır, Allah kanat verdiği kuşa başka göç yolu gösterir” diye hırıldadı! İmara açmak için “cami yapma” bahanesiyle Validebağ Korusu’na saldırdılar. Bölge halkı ve her kesimden hayat dostları direnince İmam, “ezan sesinden rahatsız mı oldunuz” diye homurdandı! Ormanlar, zeytinlikler, vadiler, dereler... say ki sonu gelsin! Kapitalist doymazlığın, dinci yobazlığın saldırmadığı alan kalmadı. Şimdi İBB “köpekleri barındıracağız” örtüsü altında “toplama kampları” inşa ediyor. Hani, ecdatları 100 yıl önce İstanbul’un köpeklerine Hayırsız Ada’yı “katliam kampı”na çevirmişti  ya, bu da onun “zamana uydurulmuş” tekrarı! Köpekleri toplayıp bu “kamp”lara dolduracaklar! “Hesap içinde hesap” kurnazlığıyla! İlkin: Bu kampların şehir merkezlerinden uzakta olması “hayvan katliamcılığı”nı gözlerden gizleyecek. Hayvanları gizlice ve sinsice katledecekler. Sonra: “Hayvan barınakları kuruyoruz” maskesi altında o bölgeleri imara, yani yağmaya açmış olacaklar! Sarıyer Kısırkaya’da planlanan “hayvan barınağı” ile Kuzey Ormanları ranta açılacak. Tuzla’da yapımı planlanan “hayvan toplama kampı”, zaten ormanlık alan ve 2B arazisi içinde. (“İBB Meclisi’nden geçen imar planıyla Tepeören’de 1 milyon 402 bin metrekare arazi hayvan barınağı olarak planlandı. Barınak için planlanan alanın yaklaşık 680 bin metrekaresi orman alanında kalıyor. ‘Bu alanda sahipsiz hayvanların toplanması, üremelerinin kontrol altına alınması, tedavi ve aşılama gibi rehabilitasyon hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla’ hayvan barınağı kurulması için Orman Bakanlığı, 2012’de İBB’ye ön izin verdi. Alanın yaklaşık 723 bin metrekaresi ise 2B arazisi. Araziye 2 katlı tesisler inşa edilecek.”) Yağmaya, katliama doymuyorlar. Savunmasız canlılara omuz vermek her şeyden önce insani bir görevdir, hayat borcudur. İnsanın, yaşadığı doğaya sahip çıkması ve uğrunda direnmesi, katliamcıya, yağmacıya karşı dövüşmesi, insanı insan yapan yüce ve başta gelen değerlerden birisidir. Kısırkaya’daki “hayvan  barınağı” 20 bin hayvan kapasiteli (yani “20 bin hayvanı imha” kapasiteli)! Dahası: Kuzey Ormanları’na doğru rant, talan ve yağma adımıdır! Hayata duyarlı insanlar direniş çağrısı yaptı: “Sokak hayvanlarına tecrit ve soykırım uygulayacak olan, mevzuata da aykırı bir şekilde inşaatı devam ettirilen bu soykırım merkezini protesto etmeye ve çok kısa bir süre içerisinde bölgenin ranta açılmak istenmesine karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz.” İnsanlığın en güçlü silahı direnişidir, zulmün hesabı “ahrete havale edilmeden”, bizzat bu dünyada sorulmalıdır! Zulmün hesabını ahrete havale etmek, “zalime teslimiyet”in bir biçimidir! Çünkü: Zalimin ağzında “ahret”, puslu bir pusudur!
* * * 
Kuru dalı gözyaşımla ıslayasım gelir
Acılıya, sızılıya sevinç ekleyesim,
Yavrulamış köpek görsem besleyesim gelir
Çaresizin umudunu başucunda bekleyesim
(soL Dergi’nin 27. sayısında yayımlanmıştır)

30 Ocak 2015 Cuma

Sol dergi yazi

Cehaletle vahşet kol kola gezer
“Dinin siyasallaşması canavarlaşması anlamındadır!”
Katliamcı yobazların tarihi eserleri de yakıp yıkmasından adam öyle ürkmüş ki,“İyi ki bir kısmını vaktinde Batı’ya kaçırmışlar, en azından insanlığın kültür birikimi güvencede; barbarlık her şeyi yok ederdi!” diyor! Gel de bu kafaya, “Bari ülkeyi de teslim et, o da ‘müzede’ güvence altında olsun!” deme! Dinci barbarlığın güncel starı IŞİD’in tüylendiği kuluçka “Ilımlı İslam” değil mi? Peki, ‘Müslüman Coğrafya’ya “Ilımlı İslam” kostümünü biçen kim? Ya peki, o “Ilımlı İslam” hangi kuluçkada beslendi? Vahşi kapitalizm herkesi kendine razı etmeyi planlıyor; dinci barbarlık bu planın sonucu; bunu görmemek için ya onun ortağı ya da ‘çifte kavrulmuş aptal’ olmak gerekir!
Charlie Hebdo katliamı “Uygar Batı” medyasında gece gündüz tartışıldı! Ama özü es geçilip, ‘müze sahibi hırsızların’ çıkarına dayalı olarak. Yorumcular, “İnançlara karşı değiliz, terörizme karşıyız; radikal İslamcı bireysel terrörün faturasını inançlı halka kesmeyelim” gibi, bulanık ve dibi görünmediği için ‘derin’ diye sunulan ‘sığ tespitlerde’ birleşti! Çuvalla program izledim, ama, ‘eğri otursa da doğru konuşana’ rastlamadım! En basiti: sorun laizsizmde düğümlendiği halde, laisizmden söz edilmedi! “Laisizmin ana vatanı” denilen Fransa’da bile. “Sosyalist” Hollande veya diğer Batılı liderlerin katliam hakkında konuşurken “laizsizm sorununa” değindiğini duyan var mı? O noktaya dokunmazlar, çünkü ‘İslam Alemi’ndeki dinci yönetimlerin hamileri kendileri. Oysa sorunun düğümü bu: ‘İslam Alemi’nde tüm yönetimler din odaklı ama Batılı yorumcular “Radikal İslamcı bireysel terör” demekle yetiniyor! Sorunun özüne dokunmadan kendilerine sıçrayan kan damlasını ’yargılayıp’ geçiyorlar! “Laik Batı” rahat! Çünkü Papa’nın, aklına estikçe, “Tanrı adına” ettiği lafların yasalaşma gücü yok. Ama ‘Müslüman Alem’de İmam’ın ağzından çıkan anında “torbalanıp” yasalaşıyor! Laisizmin olmadığı yerde demokrasi ve halkta demokrasi kültürü mümkün mü? Hangisi olursa olsun, dinin siyasallaşması canavarlaşması anlamındadır. Siyasete bulaşan dinin besini kandır, vahşet ve barbarlıktır. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Tarih boyu dinci barbarlık milyonlarca insanı boğazlamış; insanlığın nice kültür mirası, bilgi birikimi yakılıp yıkılmıştır. İnsanlık laisizmin hayati önemine kan denizinde yüzerek ulaştı. Peki, ‘Müslüman Alem’de laik bir tek ülke var mı? Türkiye’deki kırıntısı da yağmacı kapitalizmin hesaplarıyla yok edildi? ‘Kapitalist, emperyalist efendiler’ neyi, nasıl, neden yaptıklarını bilmiyor mu? Afganistan’da besledikleri dincilere “halk kahramanı mücahit” diyorlardı;Libya’da Suriye’de çihatçıları “bahar savaşçıları” diye silahla donatan; halkı Müslüman ülkeleri “yeşil kuşağa” saran; Ortadoğu’yu Batı uşağı şeriatçı şeyhlerle yöneten; Anadolu’ya “Ilımlı İslam” kostümü biçen onlar değil mi? Yoksul Müslüman ülkelerden Batı’ya topladıkları ucuz iş gücünü “farklı kültürlerin özgürlüğü” örtüsü altında inanç odaklı dernekler ve camiler çevresinde getolaştıran; emekçilerin sendikalaşmasını, devrimcileşmesini engelleyen; farklı ulus ve kültürlerden emekçilerin sınıf bilinciyle bütünleşmesini çelmeleyen; dinci güruhları mantar gibi türeten ve bu kesimlerden cihatçı devşirilmesine göz yuman “Uygar Batı” değil mi? Batı uyanık: hem Müslüman alemde dinci güçleri besliyor, hem de ‘dinci terörden üstlerine kan sıçramasın’ istiyor! Dinciler de uyanık: hem Batı’daki anti rasist, anti faşist gösterilere katılıyorlar, hem de “Siyasi İslam” ve “cihatın zaferine” duacılar! IŞİD’i besleyen dinci hükümetler “Evet besledik!” diyor mu ki, Batı TV lerinde Charlie Hebdo konulu programlara çağrılan sakallı, takkeli dinciler “evet canavarız” desin! Sadece Suriye’de 60 bin dolayında devşirme yabancı cihatçı var. ‘Cihatçı kaynağı’ konusunda Fransa ve İngiltere başta. Asıl “Hanya’yı Konya’yı” cihatçı caniliğin yenilgisinden sonra görecekler! Savaşı bitirmek istemeyişlerinin bir nedeni de bu korku. Batı’nın ‘sol, sosyalist’ denen kesimleri de büyük oranda bizim “Ilımlı İslamcı; IŞİD’e karşı ama ÖSO’ya hayran” liberal zevzeklerden farklı değil. Sosyal demokratlarsa ‘evlere şenlik’! Hele ki bizdekiler! CHP lideri ayet okuyup “İslam’ın barış dini olduğunu dünyaya gösterelim!” dedi! İslam aleminde kan ve katliamsız devlet olmadığına göre acaba nasıl gösterecek? Hadi bunu geçtik; Sünni dikta altında kendi dinsel inancı özgür mü? Hadi bunu da geçtik; sosyal demokratlık dediği şey “dinin barışçı özünü gösterme” işi mi? Bunların laiklikten anladıkları acaba ne? “İnanç özgürlüğü” kavramını “din kıvamlı” çorbaya çevirdiler! ‘Ayet ateşi’nde pişirilen “barış, demokrasi, özgürlük” nasıl bir çorbaysa artık! Batı veya Doğu, ne yana baksan, zengiler yoksullara ‘demokrasi tası’nda din soslu bu çorbayı sunuyor! Taslarını başlarına geçirmekten başka çare yok! Aşını taştan çıkaracaksın!

İNSANLIK ÖĞÜTÜ
İnsanlık yürekçe zengin
Hilafla, tavafla değil
Sevenler gönülce engin
Kubbeyle, hutbeyle değil
İnsan ol sevgiyle dolaş
Kafire küfürle değil
Cennete dünyada ulaş
Ahrete seyirle değil
Bilimin peşinde yürü
Yobazın, dinbazın değil
Yoksulun düşünde büyü
Hırsızlık işinde değil
Hayata katkınla anıl
Malınla, mülkünle değil
Mazlumun bağrında sağıl
Zalimin koynunda değil

*soL dergisinin 26. sayısında yayınlanmıştır


23 Ocak 2015 Cuma

Sol Dergi Yazi


Sol Dergi Yazi


Hayat düşmanlığı
“Türbanın Zulası” başlıklı yazımda “7-8 yaşında çocuğa türban savunmak ile çocuk pornosunu savunmak arasında fark yoktur. Sunumu dinsel de olsa, öz olarak türban ‘dinsel’ değil ‘cinsel’ bir motiftir! Dinselliği cinselliğin örtüsüdür. Tahrik edici buldukları saçın, tıpkı tahrik edici buldukları diğer uzuvlar gibi ‘mahrem’ sayılıp örtülmesi düşüncesine dayalıdır. Çocuğa türban, çocuğu cinsel obje görmektir ki, çocuk pornosuyla ilintilidir ve ciddi bir hastalık  türüdür. Dahası: insanlık suçudur!... İnsanlığı tehdit eden hastalığın tedavisi ve insanlığa karşı işlenen suçun cezalandırılması gerekir” diye yazmıştım. Dr. Nur Canoğlu, bana yazdığı iletide sorunun bir başka boyutuna dikkat çekiyor: “Ben üniversite medikosunda doktor olarak çalışıyorum. Hızla artan türbanlılar bana geldiğinde bir tahlil yapılması gerekirse vitamin D oranlarına da bakıyorum. Hepsinde korkunç düşük! ‘Kendinizi bu kadar kapatınca güneş göremiyorsunuz, kalsiyum emilemiyor, kemikleriniz kolayca kırılacak, kısalacaksınız’ diye anlatıyorum. ‘Bunu ilaçla telafi etmeye çalışacağız ama nereye kadar? Daha bu yaşta bir sürü ilaç mı kullanacağız? Güneş görsün vücudunuz’ diye uyarıyorum. Bu çocuklar büyük olasılıkla 13 yaşında kapandılar. Ya onlardan çok daha önce kapananların hali ne olacak? Yani çocukların hem beden, hem ruh sağlığı bozuluyor... Çok üzücü... Bu konunun birçok yönü var, ben de bu yanına dokundum...”
Bu sevgili doktorun, “çocuklara türban” konusundaki mesleki ve insani çığlığı karşısında içim dişleniyormuş gibi sızladı. İnanç motifi diye topluma, hele ki çocuklara dayatılan “örtünme”nin savunulacak hiçbir yanı olamaz. Çocuğa düşmanlık içeren bir anlayışı ‘inanç özgürlüğü’ diye kutsamak veya savunmak değil, hayat adına toplumdan dışlamak gerekir. Tıpkı bu duyarlı doktorumuz gibi, çocuk  psikologları, eğitimciler, hukukçular, toplum bilimciler ve tüm hayat ve çocuk dostu insanların  kendi uzmanlık alanlarından ‘çocuğa türban’ın ne menem bir şey olduğunu topluma açıklaması, toplumu ve ebeveynleri geleceğimiz adına uyarması gerekir. Çocuklar geleceğimizdir. Geleceğin kaderi dinci yobazın fetvasına bırakılamaz!
Sorunun bu yönleri “demokrat aydın” sıfatlı  eblehlerin hiç umurunda değil! “Örtünmek isteyen hanımların hakları” diye yıllarca öttüler! Türban anaokullarına dayandı! Bunlar hâlâ sorumsuzca ötmeyi sürdürüyorlar. Nuray Mert, “Ebeveynlerin çocuklarını istedikleri gibi yetiştirme hakları var, çocuğu türbana teşvik bu hak ve özgürlük alanı içinde değerlendirilmeli” diyebiliyor! Acaba, IŞİD’in ‘ebeveynler’ için yayınladığı “Cihatçı çocuk yetiştirme rehberi” de bu hanımefendiye  göre “hak ve özgürlük kapsamı” içinde mi? “Türbanın zulası” nda bu anlayışa ilişkin şöyle demiştim: “Peki ‘ebeveyn’ sapık, cani, sadist ruhluysa ne olacak? Çocuklar (ve doğadaki korunmasız canlılar) ‘ebeveynler ve sahipler’den önce  insanlığın koruması ve güvencesi altındadır. İnsanlık değerleriyle çelişme temelinde bir ‘özgürlük’ mümkün değildir! Bir arzuya ‘özgürlük’ sıfatı takmak, o arzunun özgürlük anlamı taşımasına yetmez! Çocuk pornosu insanlık düşmanlığıdır!” Doktor okurumun saptamasıyla buna bir de “hayat düşmanlığı”nı ekliyorum. Hangi gerekçeyle olursa olsun ‘çocuğa türban’ hayat düşmanlığıdır! Çocuğu ‘türbana sarmak’, geleceğimizi ‘yalana sarmak’la eşanlamlıdır. Bunu, hayatı  ‘yılana sarmak’ diye de yorumlayabilirsiniz. Çocuklara karşı işlenen suçun karşısında susan herkes ‘hayata düşmanlığın’ ortağıdır!
***
Doğadaki tüm canlıların üreme, soyunu sürdürme, hayatta kalma isteği; yavrusunu  besleme, büyütme ve canı pahasına tehlikeden koruma özelliği, canlının ‘temel içgüdüsü”  olsa da, canlılar âleminde sadece insanda görülen dinci cehalet açısından bir anlam taşımaz! Dincinin hayat kavramı tapındığı inançla sınırlıdır! Bu nedenle: Yavrusunu “ulaşılabilecek en yüksek mertebe cihat yaparken şehitlik” diye ‘cihatçı’ yetiştiren, ‘kara çarşafa’ sarıp güneşten yoksun bırakan; kendi soyuna karşı yalana, yağmaya alıştıran; kurşunlatan, kırbaçlatan; ‘ahret’ diye tanımladığı ‘yokluğa’ kurban kılan; kızıl saçlı doğan kızı “içinde şeytan var” diye kazanda kaynatan, köle pazarlarında satan insan kılıklı dinci yobazın “analık en kutsal kariyerdir” sözünde, cehaletle vahşet kol kola gezer! Öksüz oğlağı emziren kangalın, öksüz kızıl panda yavrularını yavrusu edinmiş finonun iyi ki ruhsal sağlığında dinci cehaletin ‘kariyer’ izi değil, hayatın anlamı gizli!