19 Ocak 2014 Pazar

Herkesin Şeytanı Kendine


Herkesin Şeytanı Kendine

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
19 Ocak 2014, 11:55
‘2012 Ekimi’nde ‘hac farizası’nı (2. kez) yerine getirdiği günlerde ‘şeytan taşlama’ sonrasında, Hacı Arınç “Şeytanımızı taşladık” dedikten sonra eklemişti: “Çok rahattı önümüz; birbirimizin kafasına denk getirmedik, doğrudan şeytana attık”. ‘2011 Mayısı’nda Hüsnü Karakullukçu’nun Danıştay Başkanı seçildiğinde ise, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” dedikten sonra eklemişti: “Şu 4+4+4 ü de çıkaralım, arkasından 2B’yi çıkaralım, sıra köy kanununa gelsin inşallah; ben de emekli olursam, her halde bir köyde muhtarlığa aday olabilirim!”

O rahat günlerinde, birlikte ‘şeytan’ taşlayanların bugün birbirlerini ‘şeytan’ ilân edişlerinin yorumu ve ‘verdikçe veren Allah’ kavramının çözümü bu yazının konusu değil. İsteyen, ‘her şey ortada’ der, isteyen Arınç’ın ‘kurban olduğum’ sözünü çözümler; yani bunlara iktidar gücü veren ABD olduğuna göre, ABD’yi Allah (dolayısıyla, kendilerini de peygamber) gibi gördüklerini söyleyemem ama o günün ‘kurban olma’ haliyle bugünün ‘kurban olma’ halindeki anlam farkı düşünmeye ve çözüme değer!

O dönem padişahlık hayallerinin gerçekleşmesi ‘çantada keklik’ti!.. Hele 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu’ndan yüzde 57,88’le çıktıklarında, artık ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız ümmetin’di!.. Gelecek 4 yılı değil, 100 yılı programlamaya başlamışlardı. “Allah’ın yardımıyla” ulaşacakları 2023 / 2053 / 2071 yılları hakkında konuşuyor da konuşuyorlardı: “İstanbul’un fethinin, yani İmparatorluk oluşunun ve yükselişe geçişin 600. yıl dönümüne ve 1071 Malazgirt Zaferi’nin 1000. yıldönümü, Anadolu’ya girişimizin 2000. yıldönümüne de hedefler koymalıyız!” diyorlardı. “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor”du!.. Dışarıda ABD ve Batı ‘Ilımlı İslam’ cilasıyla arkalarındaydı. İçeride “Siyasi İslam”a kurban yüzde 50’nin beyninde ‘Din Devleti’ hayali beslendi de beslendi. Suudi sermayesinden altın dolu havuzları, ecdatlarından kılıcı kanlı Yavuzları, ‘Yetmez ama Evet’çi eblehlerden öttükçe öten horozları, savaş taşeronluğundan vantuzları vardı. Din; kalplerindeki duygu değil, ellerinde silah olmuştu. Ne yapsalar; açıklaması “Allah’ın izni, Tanrı’nın takdiri” ydi. Çünkü din maskesi, hem afyonlu yüzde 50 nezdinde yapılanlara ‘kutsallık’, hem kendilerine ‘dokunulmazlık’ sağlıyordu. ‘Kutsallık’ yanında ‘vekil dokunulmazlığı’ ne ki? AKP yandaşlarının, “Allah’ın Anadolu’ya bir lütfu” dedikleri RTE’yi, AKP’li vekil, “Başbakan Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” diye tanımladı.

‘Haziran İsyanı’ ve ‘Suriye Duvarı’na tosladıktan sonra işler değişti! Daha doğrusu, maske düştü. ‘Verdikçe veren’ ABD ve Batı ‘aldıkça alma’ hesabı yapmaya; ‘birlikte şeytan taşlayanlar’, şeytan diye birbirlerini taşlamaya başladı. Çaldıkça çaldıkları ortalığa saçıldı! ‘Ayakkabı kutusu’ açıldı! Kara para, evlerdeki milyon dolarlar, rüşvet, yolsuzluklar apaçık ortada ama açıklama formülünü yine ‘kutsal bilinmeyen’de buldular: Ayakkabı kutusundan çıkan milyonlarca doları ‘imam hatip yaptırmak için biriktirdiklerini’ söylediler. Savcılık sorgusuna gitmediği için ‘yakalama kararı olan Bilal’, günler sonra babasının makam aracında görüntülendi; adliyeye giderken değil, mezarlığa ve Çamlıca Tepesi’ndeki cami inşaatına giderken! Düşünün ki, o da yasal değil! Başbakan’ın ‘sorgu kaçağı’ oğluyla ziyaret ettiği cami inşaatı; Çamlıca Tepesi’nin ‘sit alanı’ ve ‘İstanbul silueti’nin parçası olması nedeniyle ‘imara kapalı’ bir bölgedir. Oradaki cami inşaatı SİT Kurulu ve TMMOB’nin “Yasa dışıdır” diye itiraz edip konunun yargıya taşınmış olmasına rağmen, “Çamlıca Tepesi’nde cami, AVM ve rezidans projesine imar izni” Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca verilmiştir. Yani, ‘sorgu kaçağı’ oğluyla Başbakan’ın ziyaret ettiği mekândaki ‘kutsal yapı’ inşaatı da bir biçimde kaçaktır! Hakkında yargı kararı sonuçlanmamış bir ‘inşaata’ Başbakanca yapılan sansasyonel ziyaretin, ‘yargıyı etkileme’ anlamı ise, işin diğer yönüdür!

Laisizmin lânetlendiği toplumlarda ‘iş adamı ve siyasetçi’ manzaraları başka nasıl olacaktı? Vatandaşa gelince; siyaset ve ekonomiyi din motifleriyle görmeye müptela kılarsanız, sevap ile günah arasına sıkışıp, böyle aval aval bakar. Dinciler laisizme boşuna mı saldırır? Çünkü, laisizmin lanetlenmesinde ‘Tanrı adına çalmanın güvencesi’ gizlidir; ellerini havaya açıp duanın gölgesinde ‘Tanrı adına çalan’a “Eller yukarı!” diyerek ‘kanun namına’ yargılama güvencesi ise laisizmde. Yazık ki, o da bizde yoktur! 
--------------------------------------------------------
Peter Ustinov: “Din alışkanlığı düşünmekten kaçmanın kolay yoludur”

18 Ocak 2014 Cumartesi

Olasılık - Kesinlik


Olasılık - Kesinlik

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
15 Ocak 2014, 11:32
Olasılığın yani ‘ihtimal’in oranı hesap edilemez değildir. Hatta, bazı durumların gerçekleşme olasılığı yüzde olarak hesaplanabilir. Bir şeyin olması için ‘uygunluk’ koşulları ‘mümkünlük’ hakkında ipuçlarıyla doludur. Öyle durumlar vardır ki; ‘olasılık on milyonda bir’dir. Sözgelimi; lotoda kazanma olasılığı. Ama olabilirliği yüzde 50, yüzde 80 hatta yüzde 99 diye hesaplanacak durumlar da vardır. Sözgelimi; zilzurna sarhoş bir sürücünün kullandığı araçla yola çıkmanın ya da akrep ve çıyanların kaynaştığı  çakıllıkta yalınayak yürümenin taşıdığı ‘kaza’ olasılığı gibi! ‘Uygun’ ile ‘mümkün’ eşitse zaten sonuç ‘1’dir; bu da ‘olasılık’ değil ‘kesinlik’ belirtir. Sözgelimi;  emperyalist, kapitalist sistemde yağma, talan, rüşvet, hırsızlık, kara para aklama gibi durumlar kesindir.

Olasılığı hesaplamak hazırlıklı olmaya yarar. ‘Sürpriz’ durumlara hazırlıksız yakalanmak istemiyorsanız ‘olasılık’ hesabı yapmanız, hazırlıklı olmanız gerekir. ‘Sürpriz’in iyisi de var, kötüsü de. Grip salgınında vücudun direncini artıracak önlemler almak ‘hastalık olasılığını’ hesaplamanın sonucudur. Evinizdeki ilk yardım çantası, kaza ya da hırsızlık sigortası ‘olasılık’ hesaplarıyla alınan önlemlerdir. Nasıl ki; hırsız soyacağı eve girerken yakalanma olasılığını hesap ederse, ev sahibi de evinin soyulabileceğini hesap eder. Yani herkes ‘olabilirlik’ durumunu kendine göre hesaplar. İktidarlar ve halk açısından da böyledir. Sözgelimi; polis, yasalar, yargı kurumları, zindanlar sistemin sigortalarıdır. Soyguncu sistem halktan kendine karşı gelebilecek ‘tehlikelere’ karşı bu ‘sigortaları’ kuşanır. Yağmacı iktidarın soygun için girdiği ev yönettiği ülkedir. Halk ise evsahibi. Peki, halkın sigortası? Halkın tek sigortası kendi öz gücüdür ki, o da ancak örgütlü olmakla anlam kazanır. Örgütlü değilse, kesin hırsıza teslim!

TCK’nin 252. maddesi; rüşveti, “Rüşvet alan kişinin kamu görevlisi olması gerekir” diye açıklıyor. Bir başka değişle; parayı alan kamu görevlisi değilse, ‘rüşvet’ muamelesi görmüyor. ‘Bahşiş, harçlık, özendirme primi’ falan diye açıklanabilir. Geçenlerde Mustafa Sönmez “Bunlar, kamu görevlisi olmayan oğullarını bu işlere koşarak, ‘rüşvetçilik’ten yırtmanın önlemini mi aldılar acaba” diye soruyordu! ‘Rüşvet’ suçuyla yargılanma olasılığına karşı alınan önlem ve örgütlenme hallerine bak! Arınç’ın “Yolsuzlukla mücadele hükümetimizin varlık sebebidir” açıklaması, sanki aynı ‘önlem’ çabasının tezahürü değil mi? Yani bu cümleye ‘mücadele’ sözcüğü ‘önlem’ olarak eklenmiştir. Perde ya da türban gibi! AKP gerçeğini görmek için, Arınç’ın o cümlesinden o sözcüğü düşürmek gerekir!

Her ne kadar ümmeti ve yandaşları “Tanrı’nın bize bir lütfu” diye açıklasa da, AKP ve RTE başımıza bir sürpriz olarak havadan düşmedi. Bu ülke ve bu halkın böyle bir durumla karşı karşıya kalabileceğinin ipuçları ortamda (sistemde) zaten gizliydi. Hatta ‘uygun’ ile ‘mümkün’ eşitti, yani ‘olasılık’tan öte ‘kesinlik’ durumu vardı. Varılacak yerin burası olacağı da ‘olasılık’ değildi. AKP’nin iktidara geldiği 2002 öncesinde ve sonrasında toplumun yüz yüze olduğu tehlikeyi ve AKP’nin gizli amaçlarını anlatmaktan devrimcilerin dilleri kurudu. AKP sosyalistlerin uyarılarını bulandırmak, etkisiz kılmak için; devrimci örgütler ve demokratik kuruluşlara saldırmaktan, medyayı muhaliflerden boşaltmaya dek her önleme başvurdu. Soldan devşirdiği liberal eblehler, toplumun körleştirilmesinde sistem için özel önem taşıdı. Yağmacılık, ‘Siyasi İslâm’ maskesiyle iktidara çöreklendi. Halkın örgütleri ve örgütlenme çabasına hayasızca saldırdılar. Örgütsüz, güçsüz bıraktığı halkı dalga geçerek soydular. Ülkeyi dalga geçerek pazarladılar. Yıllar süren yönetim gaspının şımarıklığıyla istedikleri gibi atıp tutmaya, asıp kesmeye alıştılar. Şımarıklığın doruğunda, halkın ‘Haziran İsyanı’na tosladılar! Sokakta direnen halk örgütlü değildi. Ama isyanın kıvılcımları; hem örgütlü bir halkın taşıyacağı gürleyişi duyurmuştu hem de sistemdeki çürüyüşün çözülüp çöküşünü! Şimdilerde yine devreye sokmaya çalıştıkları, liberal eblehlerin çırpınışlarına bakmayın; çürüyüp çöküşün onarılma olasılığı yoktur. Cesedin kokmasına önlem, yakmak ya da gömmek; pisliğe karşı önlem, süpürmektir.

Ömer Faruk Eminağaoğlu’na atılan tekme, hilesi ortaya çıkmış kumarhane erketesinin, suçüstü yakalanmış hırsızın, ipliği pazara çıkmış sahtecinin paniğidir. Sıra, halkın bunlara tekmesinde!

***
Shakespeare: “Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez!”

Özgürlüğün ‘Anlamsızlık’ Boyutu!


Özgürlüğün ‘Anlamsızlık’ Boyutu!

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
12 Ocak 2014, 11:13
Türban ‘özgürlük simgesi’ oldu da, ‘anlamsızlık’ neden olmasın? Söylerseniz olur, söyleyin olsun!
Anlamsızlığın ‘özgürlük’ ölçüsü olduğunu söyleyenler, sözgelimi, “şiirin anlamsıza kadar özgür olması”nı şiir için aşama” diye niteleyebiliyorlar! Pek anlaşılır olmasa da söylenen bu, yani onlara göre: ‘anlamsızlık’ bir özgürleşme boyutu! Ona ulaşma: özgürleşmede evrim! Ona ulaşma çabası: özgürlük mücadelesi! Onu kazanmak: özgürlük kazanımı!
Şiir, yaşanan bir şey olmayacak! Ya da, anlamadığınız bir şeyi yaşayacak, anlamadığınız bir şeyi hissedecek, anlamadığınız bir şeyi soluyacaksınız! Belki de, bu görüşü dillendirenler, ‘anlamsızı anlamak’ gibi ‘derin bir felsefi güç’e sahipler de biz anlayamıyoruz? Onların, ‘çok etkileyici, çok derin’ diye tanımladıkları şeyin ‘anlamsızlık katına ulaşmış bir söz’ olduğunu düşünün ve bu durumu anlamaya çalışın! Şaşıracak ne var: ‘tanrı katı’da böyle değil mi!
Anlamsızlık diyoruz, anlaşılmazlık değil’ diyen de var! Böyle söyleyenlere, ‘anlamsız’ı ‘saçmalık’ anlamında mı anlayalım diye sorun, ona da karşı çıkarlar. Eh, ben ‘saçma’ anlamına gelmeyen ‘anlamsız’ın ‘anlaşılmazlık’tan başka bir şey olduğunu nasıl anlayayım? Adam zaten, ‘özgürlük boyutu’nun gereği olarak, sözünün anlaşılmasını istemiyor! Tıpkı türbanlının saçı görünmesin isteği gibi! Üstelik bu yolda, yani anlamsızlığa ulaşmak için özel çaba harcamış! Ötesi: anlamsızı anlamaya çalışmanın bir anlamı mı var? ‘Anlamsızlığı’ şiirde ‘özgürlük’ boyutu olarak tanımlarsanız, özgürlük kavramı, sözgelimi daha anlaşılır olan ‘döneklik, ihanet, sahtekârlık, hilebazlık’ı falan neden kapsamasın? “Şiirin anlamsıza kadar özgür olması” sözü, yine sözgelimi zalimlik, işkencecilik ve benzeri ruh hallerine de ‘özgürlük’ içermez mi? ‘Hayır, anlamsızlık ayrı bir şey; kirli, gayri insani bir şey değil!’ diyenler, anlamsızın böyle anlamlar taşımadığını ya da en azından anlamsızın kirli olmadığını nasıl anlayabiliyorlar?
Anlaşılıyorsa eğer, o anlamsızlık ‘sahte anlamsızlık’tır! Çünkü anlaşılır olmakla ‘boyutsal önemi’ de yitmiştir! ‘Gerçek anlamsız’ asla anlam taşımaz; anlamaya çalışan kendine işkence yapar! ‘Peki ne yapayım?’ diye’ sormayın! Anlamadığım şeyi ne yapacağınızı nasıl anlatayım! Bu konuda anlaşılır söz söylemek de pek anlam taşımaz. ‘Şiir şuur işidir’ diyene gülerler! Hele ki, ‘hissedildikçe derinleşir, derinleştikçe anlamı sonsuzlaşır ve can gibi solunur’ gibi tanımların ve ‘merkezde hayat mı olacak şiir mi’ gibi soruların ‘anlamsız şiir’ taraftarlarınca anlaşılması hiç mümkün değildir. ‘Sanat, gerçeğin yaratıcı ruhla yorumudur’ gibi tanımlardan ise, aman Allah korusun! Bunlar, bilginin sınırlı olduğu ilkel dönemden kalma ‘özgürlük öncesi’ yorumlarıdır!
Kurbanlık koyun’luktan kurtulmak için, her zamankinden daha çok anlamaya ve gerçeği görmeye; acıda sesleşmeye, öfkede sertleşmeye, gizlide netleşmeye gereksinim duyulduğu bir dönemde, ısıtıp yine piyasaya sürdüler: “anlamsıza kadar özgürlük”! Dağlarca’nın böyle bir ‘derdi’ yoktu. Yani şiirinde ‘anlamsıza kadar özgürlük’ boyutu aramak gibi. Onun yoktu da, sanki, O. Rıfat’ın, M. Cevdet’in, A. Arif’in, M. Eloğlu’nun, Külebi’nin, A.İlhan’ın var mıydı? Teorinin sahiplerine göre, şiir bu boyuta 2. Yeni ile ulaşmış! Hadi ordan! T. Uyar, en çok da anlaşılır olmanın ateşiyle doludur. C. Süreya anlaşıldıkça derinleşir.
Sığ ve bir şey ifade etmeyen ama derin ve çok şey ifade ediyormuş edasıyla söylenen havalı sözlerin meraklısı çoktur. Derinlik anlamla doğru orantılıdır, anlamsızlıkla değil. ‘Derin anlamsızlık’ derseniz, ‘zincirlenme özgürlüğü’ gibi bir şey söylemiş olursunuz. Ne anlamsızlık ‘derinlikle’ ne de özgürlük ‘zincirli’ olmakla açıklanabilir. Şiirin büyüklüğü, tıpkı okyanuslar gibi, taşıdığı anlamın derinliğiyle ölçülüdür. Ciddi sanatçı, ‘anlaşılmaz’ olmayı, yapıtını anlamayanın algı eksikliğine (halk deyimiyle cehaletine) bağlar. Zaten zor olan da anlaşılır sanata ulaşmaktır, anlaşılmazlık işin kolayı! Ben daha, ‘özgürlüğün anlaşılmazlık boyutuna erdim’ diyen bir sanatçı görmedim. Hiç mi yok? Tam tersi: anlaşılmaz olmak la övünen ermiş sürüsüne bereket! Ama sanatçı değiller. Müsveddeleri.
__________________________________________
Goethe:
İnsan anlamadığı şeye sahip olamaz!”