22 Eylül 2013 Pazar

Acil görev ‘Yurtsever Halk Cephesi’ni oluşturmaktır


Acil görev ‘Yurtsever Halk Cephesi’ni oluşturmaktır

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
15 Eylül 2013, 12:34
En basit söylemiyle, sokağa inen halk, iktidarı düşürüp devleti ele geçirirse devrimdir. İktidar seçimle değişirse evrimdir. Devrimde belirleyici olan sokağa inen kitlenin büyüklüğü küçüklüğü değildir. Niteliğidir. Halk isyanı karşısında iktidarın aciz kalıp çekilmesi, bir başına devrimi tanımlamaz. Sokağa inen kalabalığın nitelikli gücü gerekir. İktidar kavgasına bu niteliği, halkın örgütlü öz güçleri verir. Bu güçler, ekonomiden, dış politikaya her alanda bakış ve kadrolara sahip emekçi halk güçleridir.

Toplumdaki huzursuzluğun sokağa yansıması bir toplumsal patlamadır. Çok değişik kesimlerden insan toplulukları, yaşadıkları huzursuzluğun sonucu sokağa iner. Bu sorunlar ekonomiden sosyal yaşama, işsizlikten, demokratik taleplere, gelecek kaygısından, etnik hak taleplerine dek çeşitlilik gösterir. Sokak, değişik kesimlerdeki öfkenin birleştiği mekândır. İktidar sıkıştığı ve aciz kaldığı yerde çekilip erken seçime gider ya da bizde olduğu gibi baskıyı misliyle katlar. Çekilmesi ya da erken seçime gitmesi durumunda (ki muhalif partiler buna zorlar), iktidarın el değiştirmesi, muhalif güçlerin iktidara gelmesi mümkündür. İktidarsa, bunu engellemek, iktidarını sürdürmek için, manipülasyonlar dahil her yola baş vurur. Bu yollarla iktidar sürdürme örneği az değildir. AKP’nin çok derin toplumsal huzursuzluğa rağmen üç dönemdir iktidar kalmasında manipülasyonların payı büyüktür. Bu sonuçtaki bir diğer etken ise, muhalefetin beceriksizliği, ufuksuzluğu ve toplumdaki huzursuzluğu doğru değerlendirmemiş olmasıdır. Muhalefet, koşulları değerlendirmiş, değişik kesimlerden halk güçlerini bir cephede birleştirebilmiş olsaydı, dinci faşizm yapılanamaz, AKP bu uzunlukta iktidar olamazdı.


“Bunlar teorik sözler, günümüze, pratiğe gel!” denebilir. Ülkemizde devrimci güçlerin, siyasetten bilime, eğitimden hukuka, dış politikadan ekonomiye, seçkin kadrolara sahip olduğu çok açık. Gerici, yobaz, seviyesiz ve dış güçlerin papağanı iktidar ve yandaşlarını izlemekten vakit bulup devrimcilere kulak verenler bunu görür. Bu kadrolar esas olarak sosyalist kadrolardır. Sokak konumuna gelince: bugün sokak, en yüksek seviyede toplumsal huzursuzluğun ana kucağıdır. “Bu daha başlangıç!” sloganının sokakta böylesine kök tutması, iktidara dönük öfke ve mücadele kararlılığının en somut işaretidir. Fakat, sokağa tek ya da güç birliği içindeki birkaç siyasetin hakim olduğu söylenemez. Öfke yüksek, örgüt gücü zayıftır. İktidar karşısında muhalif güçlerin yumuşak karnı budur. Kaldı ki, dinci faşist iktidar, önü itibariyle de, arkası itibariyle de örgütlüdür. Arkasında ABD, AB, dinci Arap alemi, cemaat, önünde Çevik Kuvvet, değişik ülkelerden devşirme dinci silahlı milisler, ordu, gizli servisler... Dün “polis devletine, ordu vesayetine” karşı olma söylemiyle iktidara kürekçilik yapan omurgasız liberaller, bugün muhalefete karşı bu güçlere övgü diziyor. Polisin halka vahşeti, tarihte görülmemiş boyuta ulaşmıştır. Hiç kuşkusuz, iktidar sıkıştığında orduyu da sokakta göreve çağıracaktır. “Faili meçhul suiikastler”in eli yine kulağında. Ülkemizde (kanlı, karanlık faşist askeri darbe dönemleri de dahil) hiçbir dönem zulüm, halk düşmanlığı ve seviyesizlik bu boyuta varmadı. Ama şu da bir gerçek: halk öfkesinin sokaklardaki boyutu da tarihidir. Karanlığa karşı umudu içeren de bu gerçekliktir.


Anti faşist, anti emperyalist, anti ırkçı halk güçleri, iktidar karşısına yurtsever halk cephesi olarak dikilirse, AKP defolup gider. Erken seçim ya da tarihi belli olan yerel ve genel seçimlere bu donanımla hazırlanmak gerekir. Bu görev ilk başta CHP’nindir. Kafasını kumdan çıkarması hayati önemdedir. Seçim barajını işlevsiz kılacak biçimde, ülkenin sosyalist, komünist, ilerici, demokrat, devrimci güçleri ve farklı inanç ve kültür kesimleriyle bu cephenin oluşumuna çalışılmalıdır. Cephenin çeperi, TKP, Halkevleri, ÖDP, Devrimci Cephe, İP gibi hareketlerin kontenjan vekilliklerle meclise girmelerini sağlayacak şekilde olmalıdır. CHP bu hareketlerin ayağına gelmesini beklememelidir, bizzat kendisi onlara gitmelidir. Çünkü sokakta dövüşen onlar. BDP böyle bir cephenin doğal müttefiki olmalıdır. Mazlum halkların demokratik, kültürel hak talepleri ancak böyle bir cephede ifade bulur. AKP’nin “barış” söylemi, kan ve karanlık iştahının aldatmacasından başka bir şey değildir. CHP, tekrar AKP kazansın istemiyorsa, göstermelik ‘güç birlikleri’yle oyalanmaktan vazgeçmelidir. Bu halk ve onun sokağa yansımış öfkesi, bu kanlı, kara, karanlık ve seviyesiz dönemi sonlandıracak güce sahiptir.

* * *

Montesguieu: “Bir devletin değeri, onu oluşturan kişilerin değerine eşittir.”

Savaş çalgısına barış akordu


Savaş çalgısına barış akordu

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
11 Eylül 2013, 12:39
Kemanı davul tokmağıyla çalmak gibi bir şey! Yapılan o! Bunun ‘masumiyet’ maskesi de “Eğitim hakkı!” Maskeli iş yapmanın suyunu çıkardılar. Gel sen, üniversitelerin önünü polis eşliğinde ‘Cemaate genç devşirme’ panayırına çevir, iktidarın, sistemin, cemaatin propaganda broşürünü kumanya ve meşrubat paketiyle dağıt, üniversiteye ayak basan gençler ve ailelerine “yardım” maskesi altında şeriat tuzağı kur, oyuna gelmeyen pırıl pırıl gençleri de “eğitim hakkını engelleyen teröristler” ilan et! Bunların “eğitim hakkı” dedikleri, kurdukları tuzağın ‘kod adı’dır. Gerçek niyetleri, ODTÜ’de direnen gençlere karşı dinci şeriatçı medya ve AKP'li yobazların gençlere yönelik ölüm tehditlerine varan saldırılarından belli değil mi?

Yutturmak istedikleri her şeyi topluma maskeyle kakalama uzmanları, ne ‘pişirseler’ toplumun yiyeceğini sanıyorlar. Dinci faşizmin yapılanmasını “İleri Demokrasi” diye kakaladılar; kapanmayı “açılım”, tarihin kanlı ‘ecdat’ çöplüğüne dönmeyi “çağ atlamak”, şeriatçıyı “özgürlük savaşçısı”, insan kalbi yiyen caniyi “Allah askeri”, farklı inançlara düşmanlık körüklemeyi “bütün inançlara eşit uzaklık”, emperyalizme savaş taşeronluğunu “analar ağlamasın”, bilim düşmanlığını “eğitim reformu” diye kakaladılar! Şimdi de ODTÜ’ye kurulan tuzağın adını “eğitim hakkı” koydular. Bu kadar açık. Açık ama konu cemaat olunca muhalefet lideri bile “temkinli”! Nedense Kılıçdaroğlu ‘Cemaat’ konusunda bir türlü cesur olamadı. Cemaat konusu açılınca ya “haberim yok, bilmiyorum” diye geçiştiriyor ya da mülâyim ‘tahminler’le. Cemaat tuzağını bozan ODTÜ’lü gençlerle ilgili konuyu da yine ‘özlü söz’le yorumladı: “Eğitim bir haktır, kimse engelleyemez!” İyi de, somut durum, eğitim hakkına kısıtlama değil ki. ODTÜ'lü direnişçilerin, ABD güdümlü şeriatçı Cemaat tuzağını bozması! Bunlar, dinci faşizmi de “ileri demokrasi” diye sunmadılar mı? ‘Eğitim hakkı kutsal’mış; asıl kutsal olan, şeriatçı Cemaat’in halka kurduğu tuzağı bozan direnişidir! Gerisi yalan!

İktidar çok iyi biliyor ki, haziran sonrasının toplumu, öncesinden farklı. Zulüm, tehdit, polis şiddeti, hangi taktiği uygularlarsa uygulasınlar, AKP’nin savaş hesabı bu toplumda maya tutmayacak. Halkın %80 i savaşa karşı. Bunun da ötesinde, savaş çığırtkanlarının karanlık hesaplarına karşı toplum barut fıçısı gibi. Toplumun dinamiğini kırmak için plan üstüne plan, tuzak üstüne tuzak kuruyorlar. Haziran öncesinde “bir avuç marjinal” diye niteledikleri kitlenin milyonları kapsadığını haziran direnişlerinde gördüler. Ülkenin her yanında yükselen halk direnişine azgınca saldırmaları bu paniğin sonucu.

Dinci faşist sistemin yalakası medya düne kadar, ‘iktidar başı’nın gözyaşı eşliğinde, ellerindeki kemanı “barış olsun, analar ağlamasın” diye gıygıylıyordu. Şimdi bir ellerinde yine keman ve yine ‘iktidar başı’nın gözyaşları eşliğinde, fakat ‘barış yayı’nı bırakıp savaş davulunun tokmağına sarıldılar: “Anasını ağlatalım, saldırmak için daha ne bekliyoruz” diye bağırıyorlar. Dün “Barış süreci” maskesi altında barışa ve Kürtlere dizdikleri iltifatların sahteliği bir kez daha ortaya çıktı. Barış isteklerinin doğal parçası olarak Kürtlerin “Suriye saldırısına karşıyız” demeleri dinci faşistleri çıldırttı. AKP ve yandaşları, ‘barış kemanı’nı ‘savaş tokmağı’yla çalmaya başladılar!

Demokratik kitle örgütleri, aydınlar, sanatçılar, yurtseverler, muhalefet partileri, devrimci kuruluşlar, öğrenciler, emekçiler, bütün kesimleriyle halkın %80 e varan çoğunluğu ABD’nin ve taşeronu AKP’nin kanlı savaş hesaplarına karşı olduğu çok açık. AKP’nin, üniversite, baro, öğrenci, yazar, aydın, sendika, dernek, parti, Alevi, Süryani, Kürt, Türk demeden, muhalif olduğunu düşündüğü tüm odaklara saldırması bunun sonucu. Önünde ‘Çevik Kuvvet’ arkasında kan ve petrol iştahlı ABD! ‘Maşallah’ AKP ‘çelik başlıklı ABD füzesi’ gibi! Kendine karşı kıpırdayan her noktaya dişlerini gösteriyor. Önü alınmazsa, muhaliflere karşı “faili meçhul” suikastlar de başlayacaktır. Bu gidişi önlemenin çaresi: tüm halk güçlerinin birlikte alana inip ülkeye sahip çıkması, savaş çığırtkanlarının karşısına dikilmesi, savaş çığırtkanlarını süpürmesidir. Halkın gücü halk düşmanlarından bin kat fazladır.

------------------------

Bernard Shaw: “Kan kokusu almış bir köpekbalığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış ABD emperyalizmidir!”

AKP’den beklentinin Kürt siyasetçilerde doğurduğu zikzaklar


AKP’den beklentinin Kürt siyasetçilerde doğurduğu zikzaklar

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
08 Eylül 2013, 12:04
BDP Eşbaşkanı Demirtaş 17 Temmuz’daki basın toplantısında, “Özellikle Başbakan Erdoğan, darbe yalanı üzerine kurulu bir baskı politikasının artık halk tarafından yutulmadığını, yenilmediğini görmesi gerekir... AKP Hükümeti’nin değişmesini, düşmesini istemek sokaktaki muhalefetin, parlamentodaki muhalefetin asli görevidir” demişti. Bence de bu konuşmadan sonra, “Demirtaş’ın sözünün ‘hayatça’sı şudur: ‘Darbe yalanını artık yutmuyoruz!’ O zaman, yuttuğunuz kadarını yutturanların üstüne kusun!” diye yazmıştım. SoL’un yayın sorumlusu arkadaş, “İllâki yayınlansın diyorsan yayınlayalım. Ama arkadaşların söylediği doğru bir sözün üstüne ‘önceki yanlışınız ne olacak’ mantığıyla gitmek bize yakışmaz” diye uyarmış, uyarıyı haklı bulup, yazımı çekmiştim. 30 Temmuz’da ise Demirtaş Gezi’ye katılmayışlarının gerekçelerini açıklarken bu kez, “Bu şekilde hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz türü bir anlayış vardı. Bunu hem sokaktaki gözlemlerimiz hem de arkadaşlarımızın tespitleriyle rahatlıkla ifade edebiliyoruz!” dedi. Tam da AKP’nin “darbe izi” bulmak için Gezi’ye karşı cadı avı başlattığı bir sırada. Şimdi Savcı’nın Demirtaş’a, “Tespitlerinizle darbe izlerini bulmamızda bize yardımcı olun!” demesini düşünmek bile acıdır! Kısa aralıklarla yapılmış açıklamaların hangisi Demirtaş’ın görüşü? Benzeri zikzakları sıralamaya kalksak, örnek çok! İşin tuhafı, Demirtaş’ın, Gezi Direnişine katılmayış gerekçelerini açıklamasından bir süre sonra Cemil Bayık “Gezi Direnişine katılmak gerekirdi, katılmamakla yanlış yapıldı” dedi. Daha tuhafı, bu açıklama da kendi içinde derin çelişkiler taşıyordu. Bayık’ın aynı konuşmada, “Bazı kesimler o hareketi AKP’yi yıpratma hareketine dönüştürmek istedi. Bunun kesinlikle Türkiye’nin demokratikleşmesine, Kürt sorununun demokratik siyasi çözümüne hizmet etmeyeceği çok açıktır!” demesini nasıl yorumlamalı? ‘Barışın ve Türkiye’de demokratikleşmenin sağlanması için AKP yıpratılmamalı’ anlamına gelmiyor mu? Önceki gün yaptığı açıklamada ise bu kez, “Hükümetin seçimlere kadar sahte paketle halkı kandırmak istediğini, sorunu çözmek istemediğini, ezmeyi esas aldığını, savaşmak istediğini” söyledi.

Kürt siyasetçi arkadaşların kafaları karışık. Nedenlerini bulup netleşmeleri, sadece Kürt halkı için değil tüm Türkiye ve Ortadoğu için de önemlidir. Bu kafa karışıklığında ABD güdümlü dinci faşist yapılanmanın çanakçısı liberallerin önemli payı var. Kürtler, onların ‘sol’ koluna girdiler. Onların ‘sağ’ kollarıyla AKP’ye kenetli olduğuna bakmadan! ABD güdümlü “Siyasi İslam” tezinin çanakçısı soldan devşirme liberallerin, “Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşme olmaz” tezi, Haziran direnişiyle bitmiştir. “Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu da dahil hiçbir sorunun çözülmeyeceği” ni hayat doğrulamıştır. “Siyasi İslam” ve “İslam Bayrağı altında güçlü Türkiye” hesaplarının sadece Türkiye için değil, tüm Ortadoğu için büyük bir felâket olduğu açıklık kazanmıştır. Liberaller bu felakete hâlâ çanak tutuyor. Barış ve demokratikleşmenin önündeki esas engel AKP’dir. Dinci gericiliği hızla yükselten ve bölgede savaş çığlıkları atan AKP’den demokrasi ve barış beklemek, kapanda beklemektir. ABD ve “Müslüman Kardeşler”ine göbekten bağlı olan AKP'nin Suriye’ye saldırı hesabının içinde büyük bir Kürt katliamının (özellikle Rojava’da) gizli olduğunu Kürt siyasetçiler zaten dile getiriyor. Yazık ki bu arkadaşlar, uzun süredir yanlış içindeler ve zikzakları da bunun sonucudur. Devrimci, demokrat halk güçleriyle ilişki ve AKP'ye karşı büyük halk isyanına eklenme yerine, AKP’nin “Akil Adam” şovlarıyla başlattığı oyalama sürecine yoğunlaştılar. AKP’nin ‘barış süreci’ adı altında yaptığı şeyin ‘savaş öncesi oyalama taktiği’ olduğunu söyleyen devrimcilere ağır ithamlarda bulundular. Ama hayat devrimcileri doğruladı. Kürt siyasetçi arkadaşların içtenliklerinden şahsen hiçbir kuşkum yok. Canları pahasına fedakârca çırpındıklarını görmemek için akıl ve vicdan körü olmak gerekir. Ama soldan devşirme liberallerin sistem yalakası ve hain olduklarını görmemek de akıl ve vicdan körlüğüdür. Kürt siyaseti hem bu unsurlar hem de içlerindeki “siyasi İslam” özlemli şeriatçı, hilafetçi unsurlardan arınıp gerçek omuzdaşları olan devrimci demokrat halk güçleriyle daha sıcak ilişkiye girmelidir. Demokratikleşmeye yürümenin tek çözümü, her ulustan halkın anti faşist, anti emperyalist cephesidir. Önümüzdeki en büyük engel AKP’nin dinci faşizmidir. Bu faşizm, bölgeyi büyük bir felaketin eşiğine sürüklemiştir. Emperyalizmin savaş taşeronu dinci AKP’den mazlum halkların elde edebileceği hiçbir kazanç yoktur.

* * * 


A. Einstein:

“Aynı zamanda hem savaşı önlemeye hem savaşa hazırlanamazsınız!”