14 Ağustos 2013 Çarşamba

Gericiliğe ayarlı yayın siyaseti


Gericiliğe ayarlı yayın siyaseti

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
14 Ağustos 2013, 11:57
Benzerlik belirten “gibi” edatı birçok alanda anlamını yitirdi. Buna rağmen kullanılıyor olması hem fazlalıktır hem de eklendiği tanımı sulandırıp gerçeklikten uzaklaştırıyor. Sözgelimi, TRT için “AKP organı gibi” demek böyledir. Ya da “RTE diktatör gibi davranıyor” demek, “Çevik Kuvvet iktidarın milisi gibi” demek ya da başta İstanbul Valisi birçok bürokrata “Hükümetin memuru gibi” demek ya da başta Silivri’deki heyetler, birçok adli kurul “Başbakanın emrinde gibi” demek, gerçeği tamı tamına yansıtmıyor, üstelik ‘aslında öyle değil’ çağrışımı yarattığı için ‘iltifat’ anlamı taşıyor! Tehlikeyi gerçek adıyla tanımlamak gerekir. Saldırı karşısında güçlü olmanın gereği budur. Yalana “yalan gibi”, yılana “yılan gibi” denmez, yalan yalandır, yılan yılandır! Size bakan kurt ise, “kurt gibi bakıyor” olmaz!

TRT, “tarafsız ve bağımsız” maskesi altında hem de halkın vergileriyle ABD, AKP ve ÖSO’ya lojistik destek yayını yapıyor. AKP politikalarını yaygınlaştırma uğrunda ‘destan yazıyor’! ‘TOMA’sına doldurduğu ‘ilaç’: yalan haber, sahte belge, iftira, çarpıtma, kışkırtma. Söz gelimi son dönemin aktüel konusu olan “Mursi’nin devrilmesi”nden sonra yaptığı programlar tek kale maç! “Uzman” adı altında konuşanların her biri bir Davutoğlu, Arınç, Bağış, Çelik, Bozdağ. Haberler Müslüman Kardeşler’in bakış açısından. Yorumlarda başka bakış açısı beklersen boşuna beklersin; sinir sisteminin bozulması yanına kâr kalır. Bu programların tek amacı “Esad’ı devirmek, Mursi’yi kaldırmak” anlayışına hizmet. Yorumcuların tümü iktidar politikasına güdümlü. Yaşanan gerçekliği değil, olmasını istedikleri şeyi gerçeklik gibi sunan bir yığın dinci, gerici, yobaz sahtekâr “uzman” sıfatıyla konuşuyor da konuşuyor. Söz gelimi, “Suriye’deki Tiran ailesi Esadların gidişine saatler kaldı! Bu kesin, artık konuşmamız gereken ne zaman gideceği değil, gidişin sonrasında yapmamız gerekenlerdir!” diye söze başlayan zibidi, aynı cümleyi aynı ekranda tam iki yıldır tekrarlıyor. Plak olsa aşınır!

Gericiliğe ayarlı siyaset ve iktidar politikalarının güdümünde yayın yapan sadece TRT mi? Medyanın % 90’ı böyle ama TRT’nin özelliği “resmi kurum” olması, yani halkın parasıyla çalışması! Halk düşmanlığını, yalanı, halkın vergileriyle halka kakalıyor! TRT’ye “iktidarın borazanı gibi” mi diyeceğiz?

Ramazan programlarında yazdığı ‘inanç konulu destan’lar ise ayrı şenlikti! ‘Dindarlık’ örtüsü altında dinciliği, yobazlığı körükledi de körükledi. Öyle ki, işi “sokağa çıkan hamile kadına lanet yağdıran” yobazı övgülerle döndüre döndüre konuşturmaya dek vardırdı. Ramazan sohbetlerinde öyle ‘Hoca’lar öyle fetvalar verdiler ki, insanın gülmemesi için 7 yaşında olması ya da okula gitmese bile ilkokul’un önünden bir kere geçmiş olması yeterli. Ki bu da zaten, “güleriz ağlanacak halimize” cümlesindeki “gülme”dir. Bu sohbetlerden birinde Hoca, “Tanrının bulut ve rüzgârı yaratışı”nı anlatırken “Kuran’da böyle binlerce bilimsel veriye işaret olduğunu” söyledikten sonra, “Şimdi aklınıza, ‘madem böyle neden bilimsel keşifleri yapanlar Müslümanlar değil’ sorusu takılabilir!” diye ekledi ve bu soruyu şöyle yanıtladı: “Çünkü Müslümanlar keşfetse inanması güç olurdu!” Tanrı’nın takdiri bu! Gülmek mi gerekir ağlamak mı, artık siz karar verin!

“Önüne ne koysak yer” diye hesap ettikleri bir kitle var. Hani %50 diye niteledikleri kitle. “Nur”la, yani karanlıkla yoğurdukları işte o kesim. İktidarın kapı kulu, yandaş, yalaka, dinci, gerici medyanın haber ve program anlayışı o kitleyi “elde bir, çantada keklik” tutma hesabına dayalı! Birazcık uyanıp gerçeği sorgulayanın karşısında deliye dönüyorlar. O sızıntıyı sıvamak için anında bin yeni yalan üretiyorlar. Yalan üretme konusunda ise temel dayanakları ‘inanç’ konusu. Çünkü inancını ‘masumiyet’ ölçüsüyle yaşayan insan “Hoca’nın yalan söyleyeceğini” düşünmek bile istemez. Umudunu teslim ettiği politik ya da ruhani güçlerce hançerleneceğine ihtimal vermez. Bu duygu yalanın oltasıdır. Yazık ki, kendisini avlamak için kullanacağı oltayı “avcıya” veren de halkın kendisi! Karar onun! TRT’den dinlediği yalana vergi ödüyor! Kanan mı alçak, kandıran mı? Bu sorunun yanıtını ise, günü geldiğinde hayat veriyor. Halkı kandıranın ağzındaki yalanı boynuna urgan yaparak!

* * * 

Anton Çehov

“Yalan kadar insanı alçaltan bir şey yoktur!”

 Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

11 Ağustos 2013 Pazar

Hayatın da bir yargısı var!


Hayatın da bir yargısı var!

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
11 Ağustos 2013, 12:00
Her birinin adı insanlık tarihine “insanlık düşmanı” sıfatıyla işlenen ve insanlık durdukça bu sıfatla anılacak olan alçaklar, Ekim 1967'nin ilk haftasında “sevinç tamtamlarını” çalmaya hazırlanıyordu. Amerikan Ordusu Özel Harekât Birliği’nin görevlendirdiği CIA ajanı Felix Rodriguez, yıllar sonra avının kokusunu almıştı. Soluk soluğa iz sürüyordu. Avı, insanlığın acılardan kıvılcımla yoğurup doğurduğu öz evladı CHE idi. Yoksul halkın bağrında kıvılcımlaşmıştı. İnsanlık düşmanlarına boyun eğmeyişin simgesi olmuştu. ABD’li alçaklar ve dünyadaki köpekleri ondan kurtulmak için seferberlik halindeydi. Çalı diplerine varıncaya dek dağ taş onu arıyorlardı. Halk kanlı şafak operasyonlarının hedefiydi. Bolivya Devlet Başkanı René Barrientos, ABD köpeklerinin en azgın ve en sadıklarından biriydi. CHE’nin izini bulup yerini saptayan ajanların ulumaları, ona ulaştığında sevincinden baygınlık geçirmişti.

Kuduz köpekler sürüsü 8 Ekim’de CHE’nin gerilla kampını kuşattı. CHE ve yoldaşı Simeòn Cuba Sarabia, Qebrada del Yuro kanyonunda devriye gezerken pusuya düştüler. İnsanlığın görüp görebileceği en zalim katillerden biri olan Barrientos, “Vakit geçirmeksizin öldürülmesi” emrini verdi. İçindeki korku, Bolivya’nın dağlarından daha büyük, uçurumlardan daha derindi. CHE’yi yakalandığı yere yakın bir köyün okuluna götürdüler. Barrientos’un “Hemen öldürün!” emrini uygulamak için tetiği çekecek katil Mario Teràn kura ile belirlendi. 9 Ekim’di. Katili CHE’ye bakarken titriyordu. CHE katiline, “Beni öldürmeye geldiğini biliyorum, korkak, ne korkuyorsun, vur beni, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın!” diye bağırdı. Bu onun hayattaki son sözlerinden biri olarak rüzgâra ilişti.

ABD köpeği Devlet Başkanı Barrientos, CHE’nin cansız gövdesini bir helikopterin altındaki iniş takımlarına bağlatıp alçaktan uçurarak bölgede dolaştırılmasını istedi. Aklınca, CHE’nin uğrunda öldüğü yoksul halka gözdağı verecekti! CHE’yi Vallegrande’ye götürdüler. Bir küvete yatırdılar. Cinayeti o küvetin içinde basına sergilediler. Sadece Bolivya’nın değil, sadece Latin Amerika’nın da değil, dünyanın bütün dağlarında titreme oldu. Zulme, adaletsizliğe, vicdansızlığa karşı bir tiremeydi. Durmayacak, sönümsüz bir titremeydi. CHE’nin ölümsüzlüğünü haykıran bir titremeydi. CHE’nin öldüğü, artık dirilmeyeceği ve efsanenin bittiğine halkı inandırmak için katiller onun gövdesini parçalamayı düşündüler. CHE’nin elleri kesildi. Felix Rodriguez adlı CIA ajanı alçak, CHE’nin elsiz bileğinden kanlı saatini ve cebindeki fenerini çaldı, onlarla gazetelere poz verdi. Ellerini kesmekle, yakalarını kurtaracaklarını sandılar! CHE’nin ‘ellerini kesme hesabı’ halkın hafızasında kök tutmadı. Tam tersi, halkın inancına onun elleri zulmün yakasını hiç bırakmayacak şekilde kazındı!

Katil Barrientos, CHE’nin kurşunlanmış, parçalanmış bedeninin “yakıldığını” söylese de, onu helikopteriyle inip kalktığı askeri havaalanının beton pistine gömdürmüştü. CHE’nin cansız bedenini iniş takımlarına bağlayıp alçaktan uçarak sergiledikleri helikopter, ABD ve petrol tekellerinin sadık köpeği Barrientos’a verildi. O da karşılığında Gulf Petrol’den 3 milyar dolarlık gaz ve petrol aldı. Barrientos bu helikopterle cinayetini kutlama uçuşları yaptı ve havadan halka para ve binlerce futbol topu saçtı. 2 yıl sonra 1969 da, yine alçaktan gösteri uçuşu yaparken, helikopteri elektrik tellerine dolandı ve yere çakılıp infilak etti. Bu kez bin parça olup saçılan emperyalizmin uşağı Barrientos ve helikopteriydi! İsteyen “ilahi adalet” desin, isteyen “zalim döktüğü kanda boğuldu!” Ellerini kesmiş de olsalar, hesap soran CHE’nin bileklerindeki ölümsüz elektrikti. Yani hayat ve onun yargısı.

Katiller sürüsünce linç edilen, kurşunla katledilen gencecik halk evlatlarının Ali İsmail’in, Ethem’in, Abdullah’ın, Mehmet’in elleri sanki alçakların yakasında olmayacak mı? Hem de gece gündüz hiç bırakmadan! “Adalet” adı altında, insanların ömürlerini zindana zincirleyenlerin yakalarına günü gelince gerçek adalet, yani hayat yapışmayacak mı? Hem de tüm kara pusuların, düzmece kanıtların, tuzakların hesabını tek tek sorarak! Halkın direnişinden, diktatöre boyun eğmeyişinden intikam aldıklarını düşünenler sevinç tamtamları çalıyorlar. Hayatın yargısından kurtulacaklarını sanarak...

* * *

Montesquieu:

“Bir rejim, halkın adalete güvenmediği bir noktaya gelmişse, mahkûm olan o rejimdir!”

 Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Faşizm ve ahmaklığın dili


Faşizm ve ahmaklığın dili

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
07 Ağustos 2013, 11:54
A. Behramoğlu’nun “Faşizmin Dili” başlıklı kısa fakat son derece önem ve derinlik taşıyan yazısı “Dille düşünce arasında dolaysız ve eytişimsel (diyalektik) bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Dil, düşüncenin sözcüklere dökülmüş biçimidir, denebilir. Bu, dolaysız bir ilişkidir. Öte yandan, düşünce (kavram), zaten bu sözcüklerin ötesinde bir yerde değil, onun kendisidir. Sözcük dağarımız düşünmeyi, düşünme süreci sözcük dağarımızı çoğaltır. Bu da ilişkinin eytişimsel (karşılıklı olarak birbirini etkileyen) yönü olsa gerek. Her şey gibi faşizm de bir dildir” diye başlıyordu. (Cumhuriyet, 27 Temmuz 13)

Bu yazıyı okurken düşündüm: o zaman ahmaklık da bir dil! Ona da ‘ahmakça’ demek gerekir! İşin kötüsü ahmaklık bununla yetinmedi, bu dilin ‘değişik ağızları’ türedi! Biz “resmi dil, anadil, eğitim dili, azınlık dili” falan diye tartışırken, AKP kendine en uygun dili farklı lehçeleriyle resmileştirip devlet dili yaptı, anadil o, yani ‘diktaca’! ‘Faşizm dil grubu’ndan! ‘Duaca, yalanca, barbarca, zorbaca, tehditçe, yasakça, yobazca, buyrukça, kuyrukça, küfürce, çamurca’ gibi bir yığın lehçesi var. O anki soruna hangi lehçe denk düşüyorsa, AKP’li Hacılar ‘diktaca’nın o lehçesiyle konuşuyor. Bu dili ve lehçelerini yarım yamalak bildiği için ağzına yüzüne bulaştıran da var, dilin tüm lehçelerine hakim olan da. Söz gelimi Hacı Mehmet Ali Şahin, çıkıp ‘zorbaca’nın, diktatöre yağcılık aksanıyla “Taksim’de direnişe katılanlar ömür boyu hapisle yargılanmalı!” dedi. Dedi ama aksanı aksadığı için tosladı. Toparlamak için ertesi gün, iktidar tellalı Vali’nin “Silivri mahkemesine dinleyici alınmayacak” sözüne bu kez ‘uzlaşma’ aksanıyla “Bu, Valinin işi değil” diye karşı çıktı! ‘Zaman ayarı’ yanlış olduğu için sözü kendi ağzında patladı! Faşizmin imdadına ‘dikta’ diline tüm aksanlarıyla hakim olan Hacı Bozdağ yetişip, “Vali görevini yerine getirdi!” diye Şahin’e ‘aksan’ ayarı yaptı! Arınç, Çelik, Bağış, Davutoğlu, Ergin gibi gedikli softalar da bu “dinci ve kinci” dile hakimiyette Bozdağ’dan aşağı kalmazlar.

Hele şu “İleri demokrasi” diline bak! Basın toplantısı, ilan ya da bildiri gibi en demokratik yollarla osun biri bunları eleştirdiğinde küplere biniyor, köpürüyor da köpürüyorlar. İçlerinde dünyaca ünlü sanatçıların, aydınların, bilimcilerin olduğu insanlara karşı hakaret ve tehdit dolu saldırılarındaki seviyesizlik, tahammülsüzlük gelmiş geçmiş bütün zorbalara, faşistlere rahmet okuttu! Bu dil ve ruh halini dil bilimciler, toplum bilimciler acaba ilerde hangi tanımlarla nasıl açıklayacak?

Bu dilin ‘bismillahlı, inşallahlı’ avutmaya, uyutmaya dayalı lehçesi var. “One minute; ananı da al git; taraf olmayan bertaraf olur”lu külhan lehçesi var. ‘Mazlumca’sı, ‘şaklabanca’sı var; ihbara, kışkırtmaya, saldırtmaya ‘teşvikçe’si var. Hacıların her biri, duruma göre, uzmanı oldukları lehçeyle, kimi Arınç gibi salya sümük ağlayarak, kimi Kuzu gibi meddah tiplemesiyle, kimi Hüseyin Ç. gibi zorbaca, kimi Davutoğlu gibi sırıtarak, kimi tescilli yobaz Bağış gibi kırıtarak sahne alıyor!

'Ahmakça’nın lehçe çokluğu kadar her şeye hükmetme iştahı da var. Tıptan eğitime, mimariden doğaya, ahlâktan bilime, hukuktan spora, sanattan felsefeye her konu onun kantarında tartılsın, onun tekelinde olsun istiyor. Tartı birimi ‘Kitap’, ölçü birimi tarikat! Şu anki ‘resmi dil’ budur! Nereden mi belli: Bu dili konuşmayanlar ya zincirlenme tehdidi altında ya da zincirli!

Bu dil vicdana, adalete değil, nefrete, öç almaya dayalıdır. Dikta şürekasında, sorgulayan savcının, yargılayan yargıcın, vergileyen vergicinin, sergileyen medyanın, gazlayan polisin, dırlayan valinin, hırlayan milisin bir yanında tespih, bir yanında pala eksik olmaz. Karar onlarla veriliyor. ‘Silivri kararları’ ortada!

Her şeyin böyle gideceğini sanıyorlar ama faşizmin, kan, karanlık ve zulümle kirlettiği dünyaya, hiç beklemedikleri bir anda, insanlık elinde süpürgesiyle gelecektir! Işıktan süpürgesiyle...Sıra onda!



Afrika Atasözü:

“Bilge her şeyi bilmez, her şeyi bilen sadece ahmaklardır!”

 Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..