11 Mart 2014 Salı

Sanatçının Topluma Namus Borcu


Sanatçının Topluma Namus Borcu

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
09 Mart 2014, 12:06
Kültür Bakanlığı, karanlıkta ve karanlık kafalarca, karanlık hesaplarla kapılar ardında planladığı ve sakladığı TÜSAK  ‘baklasını’ sonunda dilinin altından çıkardı! Başbakan’ın göstermelik ‘Açılım Görüşmeleri’ için ‘çay davetleri’ misali, Kültür Bakanlığı da TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) Yasası’nı görüşmek için, önemli kısmını es geçtiği sanat kültür kuruluşlarının bir bölümünü ‘çalıştaya’ davet etti! Katılan örgüt temsilcileri, oynanmak istenen oyunu ve iktidarın karanlık planlarını protesto ederek toplantıyı terk ettiler. Daha sonra 52 sanat örgütü ortak imzayla şu açıklamayı yaptı:

“TÜSAK Yasa Tasarısı’nın varlığı, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütlerince, yazılı olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’na defalarca soruldu. Ancak böyle bir çalışmanın olmadığı resmi olarak bildirildi: ‘YALAN’ SÖYLENDİ.

Bir yıldır gizlenen taslak, ancak toplantıdan üç gün önce, Bakanlık tarafından resmi olarak ortaya çıkarıldı ve toplantı çağrısı yapıldı: BU BİR ‘DAYATMA’DIR.

3 Mart 2014 tarihinde toplantıya girdiğimizde, sanat üreten kuruluşların ve temsilcilerinin azlığını gördük; sanat alanı ile ilgili birçok uzman kişi ve kuruluşun çağrılmadığını, katılma taleplerinin de bakanlıkça reddedildiğini öğrendik: BU TERCİH ‘MANİDAR’DIR.

 Bakanlığın bu toplantıyla; devletin sanat kurumlarını yok ederek, ülkemizin kültür sanat yaşamını hükümetlerin güdümüne teslim eden ve sanatı ticarileştirecek olan bu taslağı meşrulaştırarak, katılımcıları bu yok edişe ortak etmeyi amaçladığı görüldü: BU ‘KÖTÜ NİYET’TİR.

Türkiye’deki sanatı, ‘Bakanlar Kurulu’nun atayacağı 11 bürokratın yönetmesini öngören bu taslağın yasalaşması halinde; sanatın her disiplini hükümetlerin güdümüne ve piyasa koşullarının acımasızlığına terk edilecek; halkımız devlet kurumlarının erişilebilir bedellerle sunduğu bilet fiyatları yerine astronomik rakamlar nedeniyle sanattan mahrum kalacak; bu alanın tüm çalışanları, açık bir mağduriyete mahkûm olacak ve sanat özgürlüğünü yitirecektir. BUNLAR, ORTAĞI OLAMAYACAĞIMIZ BİR ‘İHANET’TİR. İŞTE BU GEREKÇELERİ AÇIKLAYARAK TOPLANTIYI TERK ETTİK”.

AKP ‘Siyasi İslam’ hesabıyla ABD güdümünde iktidara geldiğinden beri, Anadolu halklarının değerlerine, ülkenin birikimlerine sinsice, pervasızca saldırdı. Saldırının boyutu bu coğrafyanın ataları; Yunus’u, Kaygusuz’u sansürleme cüretine ulaştı. Halkın, ülkemizin geleneksel ve çağdaş değerlerinin altını oyup, yerini ‘muhafazakâr kültür’ diye niteledikleri ‘dinci gericiliğe’ dayalı bir yapıyla doldurmayı planladılar. Çağdaş eğitim anlayışına saldırdılar; bilime, şiire, heykele, müziğe saldırdılar; farklı kültür ve inançlara saldırdılar. İşi okul kitaplarında kültür değerlerimizi sansürlemeye, Televizyonlarda klasik eserleri buzlamaya dek vardırdılar. TÜSAK planı da, bu saldırı ve dayatmalar zincirinin bir halkasıdır. Güdüden amaç: Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Senfoni Orkestrası’nın yanı sıra, Güzel Sanatlar Müdürlüğü yasalarını da lâğvederek, bu kurumları Türkiye Cumhuriyeti tarihinden silmektir.

Halkın ve ülkenin birikim ve değerlerine toslayanların sadece boynuzları değil, boyunları da kırılır. Yani ‘çarpılırlar’! Bu ‘çarpılma’ dünyevidir. Hayatın cezasıdır. ‘Uhrevi’ anlamındaki gibi lafta kalmaz. İnsanlık tarihi, Hitler’den Mussolini’ye dek, bu ‘çarpılma’nın örnekleriyle doludur. Aslolan; güçlü, kalıcı ve ölümsüz olan şey; siyasi iktidarların çıkar ve yağma hesaplarına göre yaptıkları günübirlik planlar değil, halkın hayat ve kendi coğrafyasında biriktirdiği, kökleri yüzyıllara dayalı değerlerdir.

Şimdi gecikmeksizin isyan zamanı. Aydınlık ve çağdaşlıktan yana tüm yurtseverlerin Dadal ruhunu kuşanma zamanı. Kara kafalıların karanlık hesaplarına isyan, sanatçının halkına namus borcudur.
---------------------------------------------------------
Shakespeare: “Bir dakika geç olacağına, üç saat erken olsun!”

Sol Yelpaze


Sol Yelpaze

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
05 Mart 2014, 10:58
Solculuğun tarihindeki en ‘renkli’ dönem; yaşamakta olduğumuz dönemdir. Gökkuşağının yedi rengi ne ki; siyaset  tuvalindeki ‘solculuk’ renkleri gökkuşağını kıskandırır! AKP’nin AK’ından SS karasına, şeriat yeşilinden Soros pembesine, aramadığın kadar renkte ‘solcu’ bulursun! Ülkemizdeki ‘renk’ çeşitliliği ise rekor düzeyde. Düşünün ki; çamur rengi M. Metiner bile ‘sola yakın’mış! E. Aysever’in ‘aykırı soru’sunu öyle yanıtladı! Hatta CHE’ye ‘selam’ yolladı! ‘Kabataş Yalanı’nı bozan görüntüler için “O denli flu ve belirsiz ki; lehte, aleyhte olanı değil, olmasını istediğinizi görebilirsiniz” diyerek; yalan bataklığında boğulan Başimam’a oksijen yetiştirmeye çabalayan, yalak rengi Ufuk Uras’ın beyni ve ruhunu ‘o kadar flu ki, onda Hitlerleşme özlemi görebilirsiniz’ diye tanımlasanız da; unutmayın, o da ‘solcu’!.. Yelpazenin bir yanı tam kepazelik! Dinci faşist sisteme serinlik yelliyor!

Eskiden solcuları Troçkistler, Maocular, legaller, radikaller, dağcılar, kırcılar... falan diye sınıflandırırlardı. Sonuçta; hangi kesimden olursa olsun, solculuk ‘sisteme muhaliflik’ anlamı içerirdi. Birbirlerini yeseler de, solun hiçbir kesimi iktidara alkış tutmaz, sisteme yalakalık yapmazdı. Yarışları birbirleri arasında ‘hız ve doğruluk’ yarışıydı. CHP bile ‘ortanın soluyum’ demekle yetinmiş, ‘solcuyum’ demeye cesaret edememişti.  Ya şimdi? “Asıl solcu biziz” diyen kaşarlı AKP vekilleri, bakanları bile var! Mustafa Suphi hasadını Saidi Nursi harmanında savuran çift renk ‘solcu’ az mı? Eskinin keskin solcusu O. Baydar’ın ‘siyaseti bırakıp sanata yoğunlaştığı’ söylenmişti. Sanatçı kalemiyle işlediği konular bir yana, siyasi kalemiyle en azından on yıl durmaksızın AKP için siyaset yaptı. Demek ki bıraktığı ‘siyaset’ değil, ‘devrimci siyaset’miş! Ama nasıl oluyorsa yine solcu! Dinci faşizmin sümen altından inşasına saman altı hizmet sunan ‘kullanışlı ahmak’ları, Fatih Yaşlı ‘kafalarında liberalizm adlı huniyle dolaşanlar’ diye tanımlamış! Bence masumane bir tanım; ağızları da köpüklü! Üstelik hunileri ‘kırmızı’!

Solcu olmayan yok! En sağcı olan sıkışınca, namusu kurtarmak için ‘solcuyum’ diyor! E. Mahçupyan bile ‘solcuyum’ derse, şaşırmayın! H. Cemal, M. Altan, C. Çandar, O. Çalışlar, M. Belge… Referandumun ‘Yetmez ama Evet’çileri solcu değil mi? Düşünün ki; yandaş medya ‘sol’a köşeler açtı! ‘Akiller’in tümü sağcı mıydı? Ekran ekran dolaşıp ‘solu’ onlar temsil etmedi mi? Tayyipci,  Fethullahçı, MİT’çi, Sorosçu ‘solcu’ var! Esad’ın kellesini isteyen ABD’ci solcu var! Diktatörün önünde ‘hazır ol’ duran, afişini iktidar zamkıyla yapıştıran, dinci faşizmin manipülasyonlarını ‘Demokrasi Açılımları’ diye alkışlayan ‘solcu’ var! Sisteme yalan haber sunuculuğu, faşizme erketelik yapan ‘solcu’ var! “Muhafazakârım” diyen AKP’yi “Hayır, ilerici halk hareketisin” diye ‘tashih’ eden solcu var! Umre’de AK’landıktan sonra türban takıp, Meclis’te ‘türban şov’a çıkan vekilleri ‘can-ı gönülden kutlayan’ ve kadın özgürlüğü için daha çok çaba göstermeye çağıran ‘solcu’ var! İnsan ciğeri yiyen canilere ‘halk muhalefeti’ diyen solcu var! Sosyal demokratların bile ‘faşist dikta’ dediği sisteme ‘İleri Demokrasi’ diye arka çıkan ‘solcu’ var! Dahası: bunlar solun ‘nasıl olması gerektiği’ konusunda da ‘akıl hocaları’! Gerçek sosyalistler bir eylem yapmaya görsün, bunlar öter de öter! “Sol bin bir parça” dediklerinde, sanırsınız ki ‘sol toparlansın’ istiyorlar! Tonlama öyle. “Sol marjinal” dediklerinde sanırsınız ki; ‘sol başat olsun’ istiyorlar! Tınlama öyle! Örtüyü kaldırın, hırlamaya başlarlar! İstedikleri şey: solu kendilerine benzetmek; istiyorlar ki, solun sınırlarını kendileri çizsinler! Bu bin bir renkli sistem erketelerinin çoğu soldan devşirmedir!

Acaba solculuk da hacılık gibi bir şey mi? Yani, bir kere hacca gidenin ömür boyu hacı olması gibi! Bunlar da ömürlerinde bir kere bir sol örgüte bulaşmış ya, artık ‘ömür boyu solcu’lar! Sanki adları nüfus kütüklerinde ‘solcu’ diye kayıtlı! Kafaları, karakterleri sistem rüzgârına göre fıldır fıldır değişken ama kütükteki kayıtları hep aynı; ‘solcu’! Haydi gel, onca dert arasında bir de bu derde derman ara!

Bu tür ‘dertlere’ çareyi Puşkin ‘ÖĞÜT’ şiirinde ne güzel göstermiş:
“Keneler ve sivrisinekler / Çevrende uçuştuğunda gazete kalabalığıyla / Boşuna kafa yorma, harcama ince sözler / Karşı koyma bu küstah gürültüye ve çığırtkanlığa // Çünkü mantık da üslûp da sevgili dost / Bu inatçı sürüye boyun eğdiremez / Kızmak da boş: fakat kaldır elini ansızın / Ve şimşek gibi bir yergiyle onları ez”.
------------------------------------------------------
CHE: “Kaybetmekten değil, vazgeçmekten kork!”

2 Mart 2014 Pazar

Dindar mı, Sahtekâr mı?


Dindar mı, Sahtekâr mı?

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
02 Mart 2014, 12:34
Dinsel inancı olan biri değilim, ama herhangi bir dine içten inanan kişinin sahtekâr olabileceğini düşünmem. Hele ki, bile bile sahtekârlık yapacağını. Çünkü, sonuçta bütün dinler için sahtekârlık en büyük günahtır. Ondan ki, din örtüsü altında sahtekârlık yapana dindar değil ‘dinci’ deniliyor. Yani din tüccarı! İnanç sahtekârı! Hangi alanda olursa olsun sahteye, yalana, haksızlığa, adaletsizliğe başvuran sahtekârdır. Her alanda sahtekâr çıkar. Ticaretten spora kadar. Sahtekârlığın boy verdiği alanlardan biri de siyasettir. Sahtekârlığın en kirli, en sinsi ve en tehlikelisi din kisvesi altıda yapılandır. Dini motifler ve ayetlerle süslü duvarında ‘Müşteri velinimetimdir’ yazan bakkalın sahte gıda kakalaması, siyasetçinin aynı yöntemle tüm topluma yönelik sahtekârlığı yanında devede kulak kalır.

Yalan sönücüdür. Kalıcı olan gerçektir. Yalan er ya da geç gerçeğe toslayıp tükenir. Yalana sarılanlar da yalanlarıyla birlikte tükenirler. Bu tükeniş bataklıkta boğulmaya benzer. Yalanı tüketecek olan gerçeklik hayatın içinde gizlidir. Yalanı foslatmak için gerçeği açığa çıkarmak gerekir. Şimdi ‘ses bandı’nı tartışıyoruz. ‘Doğru’ diyen var, ‘yalan’ diyen var. Doğru ve yalan kişilerin niyetinde değil hayatın ve bilimin terazisinde tartılır. O terazi, yalanın azrailidir!

Eğer bant gerçekse; ilkin bantta konuşan kişiler, sonra bu konuşmada ‘yardımcı’ olarak adı geçenler, sonra tüm bu şahısları koruyanlar, sonra bu olayın soruşturulmadan savuşturulması için çabalayanlar, sonra bu olayın açığa çıkması için demokratik gösteri haklarını kullanan yurttaşlara saldırı emri veren yetkililer ve onların emrine uyan güvenlik güçleri, sonra yalan haberlerle halkı aldatan yalaka medya, sonra Başbakan Yardımcıları, Başdanışmanları, Bakanlar, sonra söz konusu bant için ‘acilen tahlil’ çağrısı yapmayan, yargıyı göreve çağırmayan Meclis Başkanı, Cumhurbaşkanı... ‘suça iştirak’ halindedir.

Bant gerçek mi, değil mi? Uzmanlar bunun saptanmasının iki saatlik iş olduğunu söylüyor. Neden soruşturma yoluna değil de, savuşturma yoluna; yani ‘yalanın taktiği’ne başvurulur? Tahlili yapılsın, gerçek çıksın ortaya. Sahteyse sahte. Ama sahte değil de, sahtekârlık ‘Bant sahte’ sözünde gizliyse; tüm topluma, ülkeye, halka, insanlığa karşı işlenen suçun suçlularına bir ‘Silivri’ değil, on ‘Silivri’ yetmez!

Dini siyasete alet edenin dindarlığı sahtedir. Onun yönetiminde gelecek olansa felakettir. Bunu görmek için, kırıntısıyla var olan laisizmi yıkmaya gerek yoktu. Ama ne yazık ki, ülkemizde böyle oldu. ABD ve uşakları ülkeyi ‘Siyasi İslam’ oltasına taktılar. Soldan devşirme ‘akademisyen’ sıfatlı liberaller, “Cumhuriyet yukardan aşağı bindirmedir, AKP aşağıdan yukarı inşa” fetvalarıyla, dinciliğin siyasi yapılanmasına harç taşıdılar. Siyasete bulaştırılmış din inanç değil, sahtekârlık aracıdır. Dinciye dindar denmez, sahtekâr denir. Dinci ‘Tanrı’yı yalana, soyguna alet edendir. Yaptığı işi ‘Allah adına yaptığını’ söyler, erketeleri onun için “O bize Allah’ın bir lütfudur” der. Tanrı adına konuşur, Tanrı’nın niyetini okur! Yani o Tanrı için değil, Tanrı onun için var! Dinle siyaset yapmak budur! Hırsızın, sahtekârın Tanrı korkusu yoktur! Onun için Tanrı, açmak istediği kapının maymuncuğudur! Ne kadar haneyi ‘mürit’ kıldıysa, o kadar kapı kilitsiz demektir! Eğer ülkeyi o yönetiyorsa devlet korkusu da yoktur. Napolyon, “Din sıradan insanları pasif ve sessiz tutmak için bulunmaz bir kaynaktır” lafını boşuna söylememiş!

Ülkeyi yağma dalaşında AKP-C ikiye bölününce, sistem yalakası medya ve devşirme liberaller de yemliklerine göre saf tuttular. Gedikli muhafazakâr kesimlerde ise, son bant olayından sonra ilginç görüntüler ortaya çıktı. Bir kısmı, RTE “Bant gerçek” dese bile “Hayır, değil” diyecek denli yalaka! Bir kısmı, “O paraların zekat olmadığı, halka dağıtılmayacağı ne malum” diyecek denli kılcı! Bir kısmının yorumu daha karanlık: “Bir iç savaşta TIR’larla silah ve paraya ihtiyaç olur” diye hırlıyorlar. Bir kısmı ise şaşkın. Dincilikle dindarlık arasında sıkıştılar. Vicdanıyla insani tavır alan da var, susan ve pısan da!

AKP-C’nin ülke yönetimine geldiği seçimleri anımsayın. Kurulur kurulmaz iktidara aday olmuştu. AKP Genel Merkezi’nde TV’den seçim sonuçlarını RTE ve ABD konsolosu birlikte izliyor, ‘başarı’yı birlikte kutluyorlardı. Görünen o ki; kim, nasıl getirdiyse, ‘işi’nin bitiminde öyle süpürüyor! Ve yine anımsayın; aynı gazetenin iki seçkin yazarı İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay’ın espri ve ışık kuyusu telefon konuşmasından ne darbe senaryoları üretildi, ne şafak operasyonları düzenlendi, ne hayatlar karartıldı; dede yadiğârı bir çakaralmaz çifteden ne cephaneler var edildi! Özellikle de soldan devşirme sistem yalakası liberaller bu olayları sırıtarak izledi. Bakanlarla zindan teftişine katılıp “Hücreler otel odası gibi rahat” diye rapor verdiler. Ama karanlık kafalı canilere servis yapan TIR’lardaki mal ‘insani yardım’, ayakkabı kutularındaki kara para ‘imam hatip bağışı’, bantta ‘sıfırlama’ konusu olan sıfır sayısı ve kaynağı karanlık meblağ ‘zekat’! Ülkenin manzarası bu. Halkın halk olması, bu manzaraya seyirci olmaktan kurtulmasına bağlı. Yoksa, gidenle gelen arasında yine cenderede, yine sıkışacak!
--------------------------------------------------
W.Shakespeare: “Namus görünmez bir cevherdir, çoğu zaman ona sahip olmayanlar sahipmiş gibi görünür”.