27 Ekim 2013 Pazar

Zindan Mektuplarından Kıvılcımlar


Zindan Mektuplarından Kıvılcımlar

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
27 Ekim 2013, 11:41
Dinci faşizmin urları olarak, ülkeyi bir ucundan bir ucuna saran zindanlardan gelen mektupların her biri, içimde ayrı bir yangın kıvılcımı oluyor. Zulme öfkenin, insanlık düşmanlarına lânetin yangını. Karanlığın kanlı, paslı tırnakları, dişleriyle canları deşelenen halkın evlâtlarına yeterince yetişememenin kahrı ise, içimdeki yangınların en büyüğü. Faşizme karşı direnişin en zorlu ama en kusursuzunu, zindanlardaki halkın aydınlık ufuklu evlâtları sergiliyor. Her biri bir ateş parçası, kıvılcım; her biri umudun barikatı...

Serap Dursun’un mektubu karanlıktan sıçrayan kıvılcım sıcaklığında. İzmir, Karabağlar Cumhuriyet Anadolu Lisesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni. Ama Aliağa Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nden yazıyor! Dokuz aydır özgürlüğü o zindanda zincirli. Şakran zindanındaki insanlık dışı zulümleri, zindanlarda yaşananlara duyarlı olanlar “Şakran Cezaevi Guantanamo Gibi” başlığıyla basında çıkan haberlerden anımsayacaktır. Ağır hasta kadınların hücrelere tıkılması, kadın mahkûmlara çıplak arama yapılması, bu zorbalığa karşı çıkanların “Soyunmazsanız sizi askerlere soyduracağız” diye tehdit edilmesi, direnenlerin darp edilmesi; ‘doktor yok’ diye tedavi yapılmaması; çürük dişi için doktora çıkan tutsağın, çürük dişi yerine sağlam dişlerinin çekilmesi; yemeklerden fare pisliği çıkması; eşyalara, mektuplara el konulması; ortak alan, sohbet gibi birçok yasal tutuklu hakkının engellenmesi; tutsak ziyaretçilerine eziyet bu zindandaki insanlık dışı uygulamaların sadece birkaçı.

Geçen nisanda, İzmir Kitap Fuarı’nda bir grup öğrenci, imzalamam için kitabımı uzatırken, “Cezaevindeki edebiyat öğretmenimiz için…” dediklerinde, pırıl pırıl bakışlı öğrencileri aracılığıyla tanışmıştım Serap öğretmenimle. O da zaten mektubuna, “Hani, imzalı bir kitabınızla Şakran Kadın Hapishanesi’ne ziyaretime gelmiştiniz ya” diye başlamış. “Çürümüş eğitim sisteminde, tohumun çatlamamış halinden fidanlar yaratmaya çalışan bir edebiyat öğretmeniyim. Dokuz aydır uzağım fidanlarımdan ve iki harika küçük çocuğumdan” diye tanımlıyor kendini ve konumunu. Dışarıda ‘türban özgürlüğü’yle kadının kafasını kapatan Dinci Faşizm; açık kafaları, aydınlığımızın simgesi Seraplarımızın özgürlüğünü de zindan duvarlarıyla ‘kapatmaya’ çalışıyor! Suçu mu? Öğrencilerine “Her şeyden önce haksızlığa karşı durmayı öğreneceksiniz” demesi... KESK saflarında yer alması. Öğrencilere, ‘Parasız eğitim’, öğretmenlere ‘iş güvencesi istemesi’, zindanda ‘tecrit uygulamasına hayır’ demesi, anti faşist olması, demokrasiyi savunması; öğrencilerini çağdaş sanat, kültür ve bilime yönlendirmesi; uygar olması, yurtsever olması... Eh bunlar da, dinci faşizme göre ağır suçlardır ve zindana tıkılıp, ‘terör örgütü’nden yargılanması için yeterlidir! Hele ki, çantasında Grup Yorum konseri bileti; evinde Deniz, Mahir, Che fotoğrafı falan da bulunduysa ‘teröristliği’ kanıtlanmış demektir!

Serap Öğretmenim zindandaki nice gerçek halk evlatlarından biri... İki eşsiz yavrusu Eylül ve Ulaş’ını ayda bir saat görebiliyor. Mektubunun bir yerinde “İnsanlarımız ateşi dokununca tanıyor” diyor. Hemen her cümlesi bu anlam, bu derinlik, bu etkideki mektubunun sonunda; içinde aydınlık insan yüreği taşıyanlara, onuruyla emek mücadelesi veren KESK’li tutsaklar için bir çağrısı var: “İlk mahkememiz tutuklanışımızdan dokuz buçuk ay sonra, 30 Ekim’de görülecek. İzmir 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmamıza tüm ilerici demokrat aydınların desteğini bekliyoruz”. Serap Öğretmenlerimizi; yani düşümüzü, ufkumuzu, faşizmin pençesindeki canlarımızı yalnız bırakmayalım. Karanlığa boyun eğmeyen kıvılcım yürekli kardeşlerimizin, saçlarında gün ışığı, aydınlık alınlı öğretmenlerimizin yanı başında, o mahkemede olmak insanlık görevimizdir. Özellikle de İzmirli aydınlar, yazar, sanatçı arkadaşlarım; inanıyorum ki, bu duyarlığı gösterecektir.

Zindanlardan birikmiş mektupları yazmayı önümüzdeki yazı günlerimde sürdüreceğim.

--------------------------------------------
Dörtlük
Dalayan acılarsa, katliamlarsa halkı
Eriyorsa binlerce insan karanlık hücrelerde
Ağlamaktan yanıyorsa gözleri anaların
Yolu yok kurtuluşun isyanı seçmedikçe

24 Ekim 2013 Perşembe

Pişkinlik


Pişkinlik

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
23 Ekim 2013, 12:22
Hiçbir konu; arsızı, yüzsüzü, utanmazı, aldırmazı eleştirmek kadar zor olmasa gerek. Zorluk; yazmasında değil, havaya sıkılan kurşun misali, yazılanların boşa gitmesinde. Çünkü, adı üstünde: muhatabı arsız, yüzsüz, aldırmaz, yani pişkin. Pişkine muhalefet eden yazarın hâli hâl değil, işi zor ki zor!

Pişkinliğe bak: Çöplüğün yanındaki ‘bilbord’a ‘çevre temizliğine önem veren belediye’ afişi asmışlar!  Kirlilik denince akla ilk gelen çevre ama yazımın konusu atıklarla zehirlenen, kesilip biçilip yok edilen doğal çevre değil, sosyal çevre; yani insan ilişkileriyle örülen toplumsal yapı. Aziz Nesin’in çok güzel bir sözü var; “Kirli çevre insanın ruhunu kirletir, kirli ruh çevreyi kirletir” diyor. Çevre kirliliğinin en korkuncu da budur; yani ruh kirliliği! Hele ki, o kirli ruh yönetimdeyse! Daha da korkuncu; toplumun onu yönetime seçmesi!

Doğayı kimyasal atıklarla zehirlemek neyse; sosyal yapıyı yalan, sahtekârlık, hırsızlık, yüzsüzlük, arsızlık, ihanet, vicdansızlıkla zehirlemek de odur. Kirli bir ruhla yaşamayı kanıksamak, çöplükte yaşamayı kanıksamak gibidir. İnsan yavaş yavaş alışır ve giderek duruyu unutup bulanığın, aydınlığı unutup karanlığın parçası olur. Yazık ki, bugün ruh kirliliği ülkede egemen hale gelmiştir. Bu da, toplum için felâket anlamındadır. Asıl acı olansa, bu yapıdan sorumlu olanların vurdumduymazlığı, pişkinliğidir.

Devletin valisi yalan üstüne yalan söylüyor. Sanki önceki yalanı söyleyen de kendisi değilmiş gibi. Öylesine pişkin. Birkaç vali de değil. Çoğu böyle. Sadece vali mi? Bakanından vekiline, iktidarın medyadaki tabanına, danışmanından sefirine kadar… Sanki 4x100 bayrak yarışındalar. Birinin yalanını diğeri daha ileriye taşıyor. En yetkili ağızlarda yalan öylesine sıradanlaştı ki, yalanın üstüne gitmek anlamsızlaştı. ‘Valinin, vekilin ya da medyanın yalanı’ başlıklı bir yazı yazsan, okur ilgi duymaz!

Pişkinlik sadece yalanda mı? Yetkililerin skandallar karşısındaki pişkinliği, karşılıksız çek verir gibi karşılıksız söz veren hükümetin pişkinliği, birbirine küfür eden vekillerin pişkinliği, yorumları hayata toslayan ‘uzmanların’ pişkinliği, iktidar kürekçisi soldan devşirme döneklerin pişkinliği, planları hezimete uğramış bakanların pişkinliği... say da say, bitmez! Sözgelimi, Dışişleri Bakanı Hacı Davutoğlu’nun, ‘siyasi öngörüleri’nde ‘aut’ olmadığı konu kaldı mı? Her söylediği bir öncekine tüy dikmiyor mu? Peki niye hâlâ öyle sırıtıyor? Pişkinlik değil mi?

Başbakanın Başdanışmanı Yiğit Bulut, “Bu ülkede gerçek bir sosyalist varsa o da Recep Tayyip Erdoğan’dır” der demez, Hükümet Sözcüsü Hacı Çelik, “Sosyalist mosyalist değilim, Başbakan da değil, Başbakana sosyalist damgası yapıştırmam” diye celallendi! Bulut, hırslandı mı, tırsıdı mı, onu bilmem, ama yuttu! RTE’ye yakın iki kişinin atışmasındaki ‘seviyeyi’ geçtim, hele şu ‘Yiğit’teki pişkinliğe bak!

“Bir tek Kürdün anası yok ki, 18 etnik grup anasını alıp gelirse ne yapacağız? Ben de anamı getirdim, ben de dilimi istiyorum derse ne yapacağız?” diyen de Anayasa Komisyonu Başkanı Hacı Kuzu! Pişkinlik, kaynama seviyesinde! Sanki spordan, eğitimden, kültürden sorumlu şahısların pişkinlik seviyesi ondan farklı mı? Egemen Bağış, ‘Demokratikleşme Paketi’ için bıyık altı gülerek “Ezber bozduk” diyor! Pişkin Bakanın demagog dinci olduğunu bilmeyen biri duysa sanır ki; hafızlıktan, Kuran kursuna dek körpecik çocukları içine ittikleri baştan sona ezbere dayalı din eğitimine karşı ‘çağdaş eğitimi’ savunuyor!

Pişkinlik toplumun her katında yaygın. Lig TV kendi reklâmını, “Korsan yayın izleyen maçın en önemli görüntülerini kaçırır, görüntü bozuktur ve korsan yayın suçtur, suça ortak olmayın!” diye yapıyor. 34. dakikada tribünlerdeki sesi kesip, başka maç efektiyle izleyiciyi kandırarak, görüntüleri  kaçırarak ahlâk ve meslek suçu işleyen sanki kendisi değilmiş gibi! Acaba pişkinlik de bir ‘insanlık hâli’ mi?

---------------------
Aragon:
“Görünüşe sakın aldanma, görünüşte herkes insandır!”

16 Ekim 2013 Çarşamba

‘AK Terfi’ dedikleri bu olmalı!..


‘AK Terfi’ dedikleri bu olmalı!..

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
16 Ekim 2013, 12:12
Yasadışı işleri nedeniyle, hakkındaki şikayetler ayyuka çıktığında, AKP’nin bir memuru görevden alması, terfi ettireceği anlamına geliyor! Faşizmi, İleri Demokrasi diye sunma sahtekârlığının doğal sonucu budur. İşkenceci ve tecavüzcü olduğu kanıtlanmış Polis Sedat Selim Ay, görevden alınmış ama  ‘İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı’na terfi ettirilmişti! Gezi Direnişleri’nde, halka gestapovarî saldırgan tavırları nedeniyle şikayet edilen Polis Yunus Dolar, görevden alınıp Emniyet Müdür Yardımcılığı’na terfi ettirildi! Hrant Dink'in, öldürülmesinden altı ay önce ceza aldığı ‘Türklüğe Hakaret‘ davasında, Dink'in ceza almasını savunan Hasan Erbil, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı oldu. Dink'i savunan Eminağaoğlu ise İstanbul'a sürüldü. Dink Suikasti‘nden sonra, Trabzon'dan Afyon'a atanan İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç ve aynı olay nedeniyle açığa alınan İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, bir üst rütbeye terfi ettirildi. Dink’e yönelik yapılacak ilk eylem bilgisine ulaşan ve Erhan Tuncel’i muhbir yapan Engin Dinç, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı‘na atandı. Dink’in öldürülmesi sürecinde sorumluluğu olduğu gerekçesiyle kamuoyunda tartışılan görevliler arasında yer alan Ali Fuat Yılmazer, 1. Sınıf Emniyet Müdürü oldu. Böylece, Ali Fuat Yılmazer’in İl Emniyet Müdürlüğü ya da Daire Başkanlığı için önü açıldı. Dink'in katili Samast ile hatıra fotoğrafı çektiren Polis Yakup Kurtaran, Malatya Emniyet Müdür Yardımcılığı'na kadar yükseldi. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü, vali oldu; valisi ise, Bakan. Bu Eylül’de, Hrant’ın doğum günü ertesinde ise ‘doğum günü hediyesi‘ olarak, basına başka bir terfi haberi yansıdı: Erhan Tuncel’le yaptığı skandal telefon konuşmasında “Gebermişse gebermiş!” diyen Polis Şefi Muhittin Zenit, Emniyet İstihbarat’ın yeni Daire Başkanı Ergin Dinç’in Özel Kalem Müdürlüğü’ne terfi etti…

Deniz Feneri davasından, değişik cinayet olaylarına; ihale sahtekârlıklarından, AK Belediyeler‘deki yolsuzluklara kadar örtülü işlere bulaşmış AK Yandaşların nerelere yükseldiklerini; onlarla uğraşan onurlu insanların ise başlarına ne belaların geldiğini listelemeye kalksak, kitaplara sığmaz. Gizlisi saklısı da yok, gazetelerde çıkıyor. Namuslu vekillerin, muhalif yazarların, hukuka bağlı avukatların bunları seslendirmekten dilleri kurudu.Başlarına gelen belalar da cabası! AKP, bildiğini okumaktan geri adım mı attı? Yolsuzluk, sahtekârlık, cinayet, işkence, katlima hizmet, dolandırıcılıktan yargılanmış da, ceza almış bir AK Yandaş var mı?Ama dedim ya; terfi edenleri, ödül alanları saymaya kalk, bitmez! İktidara kulsanız, böyle! Muhalifseniz, F Tipi’nde idare edeceksiniz…

Hükümet olunca, işi kılıfına uydurmaktan kolay ne var? RTE “Torbala!” dedi mi, hangi konu olursa olsun torba yasa çıkıyor! Neyin suç olup olmadığını, işine geldiği gibi iktidar mı belirliyor, yoksa bunun hukuk ve uluslararası yasalarda belirlenmiş ölçüleri mi var? Artık bu soru anlamını yitirdi. Diktatöre göre; suç hükmü, onun iki dudağı arasında! Tüm dünyanın demokratik bulduğu muhalif gösterilere onun, “Marjinallerin terör suçu, cezalandırılması gerekir” demesi, muhalifler ve eylemleri hakkında darbe hesapları ya da marjinal ve terör hükmü vermesi; polis zulmü, zindan, cinayet için yeterli! Demokratik meslek örgütü yöneticilerinden, spor taraftar gruplarına; üniversite hocalarından çevrecilere; gazetecilerden sanatçılara kadar, anında soruşturma, yargılama başlıyor!

AK Hacılar için sadakatin temel ölçüsü ecdat ve inanç; ecdadın izinde yürümek, inancın gereğini yerine getirmek… Buradaki ‘izinde yürümek’ sözü, arkasında yürümek anlamında değil. ‘Ona sadakat için onu geçmek’ anlamında! Sözgelimi: Abdülhamid on yasak mı getirmiş, bunlarınki en az on beş olmalı! AK Hacılar İktidarı ve emir kulu bürokratların ecdadı sollama çabaları bundan! Hesaplamadıkları şey; sollama hırsıyla tam gaz gittikleri yol: kendi duble zulüm yolları! Zemin; kan yamalı beton! Karşıdan gelene toslamak; attan, kum zemine düşmeye benzemeyecek. Hele ki, karşıdaki damperli çelik kasa çapulcu kamyonu ise!.. Zulüm; ne yaparsa yapsın, kalıcı değildir; eninde sonunda titreyip akıttığı kana düşer! Bu da, torba yasalara sığmayan tarihin insanlık yasasıdır ve yüzlerce değil, tektir!

---------------------------------------------------------
Tacitus:
“Devlet ne denli bozulmuşsa, yasaların sayısı o denli çoktur.”