22 Eylül 2013 Pazar

Siyaset siyaset olarak kalmalıdır, din din olarak


Siyaset siyaset olarak kalmalıdır, din din olarak

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
18 Eylül 2013, 11:32
Çünkü siyaset ve dinin birbirine dolanması toplumu bulandırır. Sadece toplumu bulandırsa iyi, hayatı da bulandırır, çelmeler, tökezletir. Örneklerini saysak sonu gelmez. İnsanlık tarihinde, siyasi gücü ele geçirmiş din yüzünden çekilmiş acıları hiçbir kuyuya sığdıramazsınız. O kadar derin kuyu yok. Dine rağmen bilimin yaşamını sürdürebilmesi, kundakçıya, baltacıya, yangınlara rağmen ormanların içten içe filizlenip yaşam direncini sürdürebilmesi gibidir. Mark Twain’in “Geçmişte toplumlar dindar oldukları için değil, dine rağmen gelişmiştir” sözünde bu anlam gizlidir. Suudi Kralına kaşıkla, Beyaz Saray’a kepçeyle ikram ve imkân sunan dinci İktidarbaşı RTE, sapıyla ve gazıyla da halkın gözünü oyuyor. Bütün aydınlık değerlerin, bilimin, çağdaş eğitim, adalet ve insan haklarının önüne din duvarı ördüler! Ama tarih gösterir ki, toplumların gelişme ve özgürlük özlemleri kara duvarlardan daha kuvvetlidir. Evet, bu ülke yıllardır emperyalizmin boyunduruğunda ve ona göbekten bağlı iktidarlarca yönetildi. Ama şu “Siyasi İslam”, emperyalizmin bu ülkeye vurduğu en büyük darbedir. Kültürüne sızıp kemirmeyi, yapısını kökten değiştirip ufalamayı hedefledi. Toplumlar faşist zulmün, adaletsizliğin hedefi olabilir. Boyun eğmezse dövüşür kurtulur. Ama kültürü kemirilmiş bir toplum ayakta duramaz, ufalanır. Ondan ki, bu ülkeye dayatılan “Siyasi İslam”ın, faşist zulüm ve emperyalist talandan öte bir anlamı bulunmaktadır. Halkı halk yapan değerlerin tümüne, bu coğrafyanın ufkuna düşmanlıktır. Onu karanlığın koynuna iteleyip yok etme hesabıdır. Din bunun silahıdır. ABD bu sefer bu coğrafyaya “Siyasi İslam” silahıyla saldırdı. Bu dinci yönetimin ABD sivil darbesiyle işbaşına geldiğinden, aklı başında kimsenin kuşkusu yoktur. Kaldı ki, ABD, Ortadoğu’ya yeni şeklini “Siyasi İslam”la vermek istediğini ve AKP’yi “yakın müttefik” gördüğünü de saklamıyor.

‘Dinin bulaştığı siyaset’in çağdaşı, moderni, seviyelisi olmaz. Bağnazı, ilkeli, kindarı olur. Üstelik, bu günkü dinci yönetim, göbeğinden ABD’ye bağlı. Yani bunların dindarlıkları da sahte. ‘Kabe’ deseler de kıbleleri Beyaz Saray! ‘İlahi değerler’ diye dayattıkları şey emperyalizmin dünyevi çıkarları. Bunların inancı o çıkarların maskesi, jandarması. Bunu anlamak o kadar zor mu? İktidardaki hacıların, her olaydaki davranış ve sözleri bunun yansıması. Hacı Arınç, Suriye’ye müdahale için, “Gücümüz yeterse gireriz!” dedikten sonra yutkunup, “Ama kararı Obama verir!” diye eklemedi mi? Şam’a iki saatte gitme hesabı yapanlar, cumayı Şam’da kılmayı planlayanlar, “Savaşsız çözüm oyalamadır” diyen bunlar değil miydi? Şimdiki maskeleri Hürriyet’in manşeti: “Liderler anlaştı, dünya derin bir nefes aldı!” Emperyalist yağmacılığın savaş taşeronu Hacı Davutoğlu, ‘aut’ olunca, bu kez “Biz hiç savaş istemedik!” diye avutmaya başladı. Utanma da yok. “Hiç savaş istemedi” ama iç savaşa berdevam! Hacının “kardeşlerimiz” dediği El Nusralı, ÖSO’lu şeriatçı canilere onca silah, mühimmat, kimyasal gökten mi iniyor, Hz. İbrahim’e koç getiren melekler mi taşıyor? Bu ne şeytanlık? “Siyasi İslam” budur.

Siyasete dinin ‘D’si girdimi, laisizmin ‘L’si sizlere ömürdür! AK Hacılar bırak dinin ‘D’sini, dinciliğin kendisini siyaset kıldılar! Hem de namaz kılar gibi! Laisizm, işin kilididir, o gitti mi, bilim, çağdaş kültür, eğitim, hukuk sizlere ömür! Tümünün köküne zemzem suyu dökülür! Bunların tümü hacı! Tamam, kendi halinde hacılıkla derdim yok ama bunların hacılığı iktidar bulamacı! ABD’ye kulluktan, şeriata kolluk gücü olmaya dek ne ararsan var.Sadece takke, çarşaf, türban olsa, neyse ne, sonuçta kumaş! Ya, milisin palası, El Nusra’nın elindeki kimyasal? Kısacası, laisizmin sadece ‘L’ teleği düşse, ‘ağır aksak yine uçar’ diye avunursun. Ama ‘M’ sine dek yolunmuş! Evet, ‘Siyasi İslam’ budur! Yani, ‘hoşt’ denecek şeye ‘hoşgörü’nün sonucu! İşin bu yanını da, CHP’li sosyal demokratlar kendi terazilerinde tartmalı. Bakalım “Siyasi İslam”a “hoşgörüleri” mi ağır basacak, dinin siyasete sızmasına karşı mücadeleleri mi?

Emperyalizmin, Ortadoğu’da kendine jandarmalık modeli olarak geliştirdiği “Siyasi İslam” çökmüştür. Ardında kan gölü, milyonla ölü, parçalanmış toplumlar bırakarak. Bu coğrafyanın bilim, çağdaş eğitim, hukuk ve insan haklarından yana yurtseverlerine düşen görev, “Siyasi İslam” çöpünü süpürmektir.

---------------------
A. Einstein:

“Bir insanın ahlaki davranışları anlayış, eğitim ve sosyal bağlara dayanmalıdır, dini dayatmalara gerek yoktur. Ölümden sonra ceza korkusu ve ödül iştahıyla hareket eden kişi zavallıdır.”

Acil görev ‘Yurtsever Halk Cephesi’ni oluşturmaktır


Acil görev ‘Yurtsever Halk Cephesi’ni oluşturmaktır

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
15 Eylül 2013, 12:34
En basit söylemiyle, sokağa inen halk, iktidarı düşürüp devleti ele geçirirse devrimdir. İktidar seçimle değişirse evrimdir. Devrimde belirleyici olan sokağa inen kitlenin büyüklüğü küçüklüğü değildir. Niteliğidir. Halk isyanı karşısında iktidarın aciz kalıp çekilmesi, bir başına devrimi tanımlamaz. Sokağa inen kalabalığın nitelikli gücü gerekir. İktidar kavgasına bu niteliği, halkın örgütlü öz güçleri verir. Bu güçler, ekonomiden, dış politikaya her alanda bakış ve kadrolara sahip emekçi halk güçleridir.

Toplumdaki huzursuzluğun sokağa yansıması bir toplumsal patlamadır. Çok değişik kesimlerden insan toplulukları, yaşadıkları huzursuzluğun sonucu sokağa iner. Bu sorunlar ekonomiden sosyal yaşama, işsizlikten, demokratik taleplere, gelecek kaygısından, etnik hak taleplerine dek çeşitlilik gösterir. Sokak, değişik kesimlerdeki öfkenin birleştiği mekândır. İktidar sıkıştığı ve aciz kaldığı yerde çekilip erken seçime gider ya da bizde olduğu gibi baskıyı misliyle katlar. Çekilmesi ya da erken seçime gitmesi durumunda (ki muhalif partiler buna zorlar), iktidarın el değiştirmesi, muhalif güçlerin iktidara gelmesi mümkündür. İktidarsa, bunu engellemek, iktidarını sürdürmek için, manipülasyonlar dahil her yola baş vurur. Bu yollarla iktidar sürdürme örneği az değildir. AKP’nin çok derin toplumsal huzursuzluğa rağmen üç dönemdir iktidar kalmasında manipülasyonların payı büyüktür. Bu sonuçtaki bir diğer etken ise, muhalefetin beceriksizliği, ufuksuzluğu ve toplumdaki huzursuzluğu doğru değerlendirmemiş olmasıdır. Muhalefet, koşulları değerlendirmiş, değişik kesimlerden halk güçlerini bir cephede birleştirebilmiş olsaydı, dinci faşizm yapılanamaz, AKP bu uzunlukta iktidar olamazdı.


“Bunlar teorik sözler, günümüze, pratiğe gel!” denebilir. Ülkemizde devrimci güçlerin, siyasetten bilime, eğitimden hukuka, dış politikadan ekonomiye, seçkin kadrolara sahip olduğu çok açık. Gerici, yobaz, seviyesiz ve dış güçlerin papağanı iktidar ve yandaşlarını izlemekten vakit bulup devrimcilere kulak verenler bunu görür. Bu kadrolar esas olarak sosyalist kadrolardır. Sokak konumuna gelince: bugün sokak, en yüksek seviyede toplumsal huzursuzluğun ana kucağıdır. “Bu daha başlangıç!” sloganının sokakta böylesine kök tutması, iktidara dönük öfke ve mücadele kararlılığının en somut işaretidir. Fakat, sokağa tek ya da güç birliği içindeki birkaç siyasetin hakim olduğu söylenemez. Öfke yüksek, örgüt gücü zayıftır. İktidar karşısında muhalif güçlerin yumuşak karnı budur. Kaldı ki, dinci faşist iktidar, önü itibariyle de, arkası itibariyle de örgütlüdür. Arkasında ABD, AB, dinci Arap alemi, cemaat, önünde Çevik Kuvvet, değişik ülkelerden devşirme dinci silahlı milisler, ordu, gizli servisler... Dün “polis devletine, ordu vesayetine” karşı olma söylemiyle iktidara kürekçilik yapan omurgasız liberaller, bugün muhalefete karşı bu güçlere övgü diziyor. Polisin halka vahşeti, tarihte görülmemiş boyuta ulaşmıştır. Hiç kuşkusuz, iktidar sıkıştığında orduyu da sokakta göreve çağıracaktır. “Faili meçhul suiikastler”in eli yine kulağında. Ülkemizde (kanlı, karanlık faşist askeri darbe dönemleri de dahil) hiçbir dönem zulüm, halk düşmanlığı ve seviyesizlik bu boyuta varmadı. Ama şu da bir gerçek: halk öfkesinin sokaklardaki boyutu da tarihidir. Karanlığa karşı umudu içeren de bu gerçekliktir.


Anti faşist, anti emperyalist, anti ırkçı halk güçleri, iktidar karşısına yurtsever halk cephesi olarak dikilirse, AKP defolup gider. Erken seçim ya da tarihi belli olan yerel ve genel seçimlere bu donanımla hazırlanmak gerekir. Bu görev ilk başta CHP’nindir. Kafasını kumdan çıkarması hayati önemdedir. Seçim barajını işlevsiz kılacak biçimde, ülkenin sosyalist, komünist, ilerici, demokrat, devrimci güçleri ve farklı inanç ve kültür kesimleriyle bu cephenin oluşumuna çalışılmalıdır. Cephenin çeperi, TKP, Halkevleri, ÖDP, Devrimci Cephe, İP gibi hareketlerin kontenjan vekilliklerle meclise girmelerini sağlayacak şekilde olmalıdır. CHP bu hareketlerin ayağına gelmesini beklememelidir, bizzat kendisi onlara gitmelidir. Çünkü sokakta dövüşen onlar. BDP böyle bir cephenin doğal müttefiki olmalıdır. Mazlum halkların demokratik, kültürel hak talepleri ancak böyle bir cephede ifade bulur. AKP’nin “barış” söylemi, kan ve karanlık iştahının aldatmacasından başka bir şey değildir. CHP, tekrar AKP kazansın istemiyorsa, göstermelik ‘güç birlikleri’yle oyalanmaktan vazgeçmelidir. Bu halk ve onun sokağa yansımış öfkesi, bu kanlı, kara, karanlık ve seviyesiz dönemi sonlandıracak güce sahiptir.

* * *

Montesguieu: “Bir devletin değeri, onu oluşturan kişilerin değerine eşittir.”

Savaş çalgısına barış akordu


Savaş çalgısına barış akordu

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
11 Eylül 2013, 12:39
Kemanı davul tokmağıyla çalmak gibi bir şey! Yapılan o! Bunun ‘masumiyet’ maskesi de “Eğitim hakkı!” Maskeli iş yapmanın suyunu çıkardılar. Gel sen, üniversitelerin önünü polis eşliğinde ‘Cemaate genç devşirme’ panayırına çevir, iktidarın, sistemin, cemaatin propaganda broşürünü kumanya ve meşrubat paketiyle dağıt, üniversiteye ayak basan gençler ve ailelerine “yardım” maskesi altında şeriat tuzağı kur, oyuna gelmeyen pırıl pırıl gençleri de “eğitim hakkını engelleyen teröristler” ilan et! Bunların “eğitim hakkı” dedikleri, kurdukları tuzağın ‘kod adı’dır. Gerçek niyetleri, ODTÜ’de direnen gençlere karşı dinci şeriatçı medya ve AKP'li yobazların gençlere yönelik ölüm tehditlerine varan saldırılarından belli değil mi?

Yutturmak istedikleri her şeyi topluma maskeyle kakalama uzmanları, ne ‘pişirseler’ toplumun yiyeceğini sanıyorlar. Dinci faşizmin yapılanmasını “İleri Demokrasi” diye kakaladılar; kapanmayı “açılım”, tarihin kanlı ‘ecdat’ çöplüğüne dönmeyi “çağ atlamak”, şeriatçıyı “özgürlük savaşçısı”, insan kalbi yiyen caniyi “Allah askeri”, farklı inançlara düşmanlık körüklemeyi “bütün inançlara eşit uzaklık”, emperyalizme savaş taşeronluğunu “analar ağlamasın”, bilim düşmanlığını “eğitim reformu” diye kakaladılar! Şimdi de ODTÜ’ye kurulan tuzağın adını “eğitim hakkı” koydular. Bu kadar açık. Açık ama konu cemaat olunca muhalefet lideri bile “temkinli”! Nedense Kılıçdaroğlu ‘Cemaat’ konusunda bir türlü cesur olamadı. Cemaat konusu açılınca ya “haberim yok, bilmiyorum” diye geçiştiriyor ya da mülâyim ‘tahminler’le. Cemaat tuzağını bozan ODTÜ’lü gençlerle ilgili konuyu da yine ‘özlü söz’le yorumladı: “Eğitim bir haktır, kimse engelleyemez!” İyi de, somut durum, eğitim hakkına kısıtlama değil ki. ODTÜ'lü direnişçilerin, ABD güdümlü şeriatçı Cemaat tuzağını bozması! Bunlar, dinci faşizmi de “ileri demokrasi” diye sunmadılar mı? ‘Eğitim hakkı kutsal’mış; asıl kutsal olan, şeriatçı Cemaat’in halka kurduğu tuzağı bozan direnişidir! Gerisi yalan!

İktidar çok iyi biliyor ki, haziran sonrasının toplumu, öncesinden farklı. Zulüm, tehdit, polis şiddeti, hangi taktiği uygularlarsa uygulasınlar, AKP’nin savaş hesabı bu toplumda maya tutmayacak. Halkın %80 i savaşa karşı. Bunun da ötesinde, savaş çığırtkanlarının karanlık hesaplarına karşı toplum barut fıçısı gibi. Toplumun dinamiğini kırmak için plan üstüne plan, tuzak üstüne tuzak kuruyorlar. Haziran öncesinde “bir avuç marjinal” diye niteledikleri kitlenin milyonları kapsadığını haziran direnişlerinde gördüler. Ülkenin her yanında yükselen halk direnişine azgınca saldırmaları bu paniğin sonucu.

Dinci faşist sistemin yalakası medya düne kadar, ‘iktidar başı’nın gözyaşı eşliğinde, ellerindeki kemanı “barış olsun, analar ağlamasın” diye gıygıylıyordu. Şimdi bir ellerinde yine keman ve yine ‘iktidar başı’nın gözyaşları eşliğinde, fakat ‘barış yayı’nı bırakıp savaş davulunun tokmağına sarıldılar: “Anasını ağlatalım, saldırmak için daha ne bekliyoruz” diye bağırıyorlar. Dün “Barış süreci” maskesi altında barışa ve Kürtlere dizdikleri iltifatların sahteliği bir kez daha ortaya çıktı. Barış isteklerinin doğal parçası olarak Kürtlerin “Suriye saldırısına karşıyız” demeleri dinci faşistleri çıldırttı. AKP ve yandaşları, ‘barış kemanı’nı ‘savaş tokmağı’yla çalmaya başladılar!

Demokratik kitle örgütleri, aydınlar, sanatçılar, yurtseverler, muhalefet partileri, devrimci kuruluşlar, öğrenciler, emekçiler, bütün kesimleriyle halkın %80 e varan çoğunluğu ABD’nin ve taşeronu AKP’nin kanlı savaş hesaplarına karşı olduğu çok açık. AKP’nin, üniversite, baro, öğrenci, yazar, aydın, sendika, dernek, parti, Alevi, Süryani, Kürt, Türk demeden, muhalif olduğunu düşündüğü tüm odaklara saldırması bunun sonucu. Önünde ‘Çevik Kuvvet’ arkasında kan ve petrol iştahlı ABD! ‘Maşallah’ AKP ‘çelik başlıklı ABD füzesi’ gibi! Kendine karşı kıpırdayan her noktaya dişlerini gösteriyor. Önü alınmazsa, muhaliflere karşı “faili meçhul” suikastlar de başlayacaktır. Bu gidişi önlemenin çaresi: tüm halk güçlerinin birlikte alana inip ülkeye sahip çıkması, savaş çığırtkanlarının karşısına dikilmesi, savaş çığırtkanlarını süpürmesidir. Halkın gücü halk düşmanlarından bin kat fazladır.

------------------------

Bernard Shaw: “Kan kokusu almış bir köpekbalığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış ABD emperyalizmidir!”