22 Eylül 2013 Pazar

AKP’den beklentinin Kürt siyasetçilerde doğurduğu zikzaklar


AKP’den beklentinin Kürt siyasetçilerde doğurduğu zikzaklar

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
08 Eylül 2013, 12:04
BDP Eşbaşkanı Demirtaş 17 Temmuz’daki basın toplantısında, “Özellikle Başbakan Erdoğan, darbe yalanı üzerine kurulu bir baskı politikasının artık halk tarafından yutulmadığını, yenilmediğini görmesi gerekir... AKP Hükümeti’nin değişmesini, düşmesini istemek sokaktaki muhalefetin, parlamentodaki muhalefetin asli görevidir” demişti. Bence de bu konuşmadan sonra, “Demirtaş’ın sözünün ‘hayatça’sı şudur: ‘Darbe yalanını artık yutmuyoruz!’ O zaman, yuttuğunuz kadarını yutturanların üstüne kusun!” diye yazmıştım. SoL’un yayın sorumlusu arkadaş, “İllâki yayınlansın diyorsan yayınlayalım. Ama arkadaşların söylediği doğru bir sözün üstüne ‘önceki yanlışınız ne olacak’ mantığıyla gitmek bize yakışmaz” diye uyarmış, uyarıyı haklı bulup, yazımı çekmiştim. 30 Temmuz’da ise Demirtaş Gezi’ye katılmayışlarının gerekçelerini açıklarken bu kez, “Bu şekilde hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz türü bir anlayış vardı. Bunu hem sokaktaki gözlemlerimiz hem de arkadaşlarımızın tespitleriyle rahatlıkla ifade edebiliyoruz!” dedi. Tam da AKP’nin “darbe izi” bulmak için Gezi’ye karşı cadı avı başlattığı bir sırada. Şimdi Savcı’nın Demirtaş’a, “Tespitlerinizle darbe izlerini bulmamızda bize yardımcı olun!” demesini düşünmek bile acıdır! Kısa aralıklarla yapılmış açıklamaların hangisi Demirtaş’ın görüşü? Benzeri zikzakları sıralamaya kalksak, örnek çok! İşin tuhafı, Demirtaş’ın, Gezi Direnişine katılmayış gerekçelerini açıklamasından bir süre sonra Cemil Bayık “Gezi Direnişine katılmak gerekirdi, katılmamakla yanlış yapıldı” dedi. Daha tuhafı, bu açıklama da kendi içinde derin çelişkiler taşıyordu. Bayık’ın aynı konuşmada, “Bazı kesimler o hareketi AKP’yi yıpratma hareketine dönüştürmek istedi. Bunun kesinlikle Türkiye’nin demokratikleşmesine, Kürt sorununun demokratik siyasi çözümüne hizmet etmeyeceği çok açıktır!” demesini nasıl yorumlamalı? ‘Barışın ve Türkiye’de demokratikleşmenin sağlanması için AKP yıpratılmamalı’ anlamına gelmiyor mu? Önceki gün yaptığı açıklamada ise bu kez, “Hükümetin seçimlere kadar sahte paketle halkı kandırmak istediğini, sorunu çözmek istemediğini, ezmeyi esas aldığını, savaşmak istediğini” söyledi.

Kürt siyasetçi arkadaşların kafaları karışık. Nedenlerini bulup netleşmeleri, sadece Kürt halkı için değil tüm Türkiye ve Ortadoğu için de önemlidir. Bu kafa karışıklığında ABD güdümlü dinci faşist yapılanmanın çanakçısı liberallerin önemli payı var. Kürtler, onların ‘sol’ koluna girdiler. Onların ‘sağ’ kollarıyla AKP’ye kenetli olduğuna bakmadan! ABD güdümlü “Siyasi İslam” tezinin çanakçısı soldan devşirme liberallerin, “Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşme olmaz” tezi, Haziran direnişiyle bitmiştir. “Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu da dahil hiçbir sorunun çözülmeyeceği” ni hayat doğrulamıştır. “Siyasi İslam” ve “İslam Bayrağı altında güçlü Türkiye” hesaplarının sadece Türkiye için değil, tüm Ortadoğu için büyük bir felâket olduğu açıklık kazanmıştır. Liberaller bu felakete hâlâ çanak tutuyor. Barış ve demokratikleşmenin önündeki esas engel AKP’dir. Dinci gericiliği hızla yükselten ve bölgede savaş çığlıkları atan AKP’den demokrasi ve barış beklemek, kapanda beklemektir. ABD ve “Müslüman Kardeşler”ine göbekten bağlı olan AKP'nin Suriye’ye saldırı hesabının içinde büyük bir Kürt katliamının (özellikle Rojava’da) gizli olduğunu Kürt siyasetçiler zaten dile getiriyor. Yazık ki bu arkadaşlar, uzun süredir yanlış içindeler ve zikzakları da bunun sonucudur. Devrimci, demokrat halk güçleriyle ilişki ve AKP'ye karşı büyük halk isyanına eklenme yerine, AKP’nin “Akil Adam” şovlarıyla başlattığı oyalama sürecine yoğunlaştılar. AKP’nin ‘barış süreci’ adı altında yaptığı şeyin ‘savaş öncesi oyalama taktiği’ olduğunu söyleyen devrimcilere ağır ithamlarda bulundular. Ama hayat devrimcileri doğruladı. Kürt siyasetçi arkadaşların içtenliklerinden şahsen hiçbir kuşkum yok. Canları pahasına fedakârca çırpındıklarını görmemek için akıl ve vicdan körü olmak gerekir. Ama soldan devşirme liberallerin sistem yalakası ve hain olduklarını görmemek de akıl ve vicdan körlüğüdür. Kürt siyaseti hem bu unsurlar hem de içlerindeki “siyasi İslam” özlemli şeriatçı, hilafetçi unsurlardan arınıp gerçek omuzdaşları olan devrimci demokrat halk güçleriyle daha sıcak ilişkiye girmelidir. Demokratikleşmeye yürümenin tek çözümü, her ulustan halkın anti faşist, anti emperyalist cephesidir. Önümüzdeki en büyük engel AKP’nin dinci faşizmidir. Bu faşizm, bölgeyi büyük bir felaketin eşiğine sürüklemiştir. Emperyalizmin savaş taşeronu dinci AKP’den mazlum halkların elde edebileceği hiçbir kazanç yoktur.

* * * 


A. Einstein:

“Aynı zamanda hem savaşı önlemeye hem savaşa hazırlanamazsınız!”

4 Eylül 2013 Çarşamba

Alçaklık ve seviyesizliğin dibinde olmak


Alçaklık ve seviyesizliğin dibinde olmak

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
04 Eylül 2013, 12:13
Belirli aralıklarla cırlamak mevsimlik böcek karakteridir. Bu da öyle. Nobelli O.Pamuk, diyetini böyle ödüyor. Zırvalayarak. Zırvalamasının sınırı da yok. Hem ahlâk, hem coğrafi anlamda. “Siyasi İslam” projesine ‘sunucu’ seçildiğinden beri, bu vasat altı yazar, dinci faşizmin yapılanma sürecine yıllarca üstün hizmet sundu.

Son zırvası: “Ergenekon davasından beri sokakta gazeteci yazar öldürülmüyor. Mahkeme kapılarında kimseye saldırılmıyor. Benim gibilere tehditler azaldı. Çok şükür artık dava da yok!” Bu sözler, ebleh zırvasından öte, ‘kendini dünyanın merkezi sanan’ hain sayıklamasıdır. Sadece son birkaç ay içindeki polis terörünü saysak sonu gelmez. İşte birkaçı: Grup Yorum’un stüdyosu, sanat, kültür dernekleri vahşi operasyonlara hedef oldu, kemancısının parmakları kırıldı, solistinin kulak zarı patlatıldı; Ankara’da polis balerinin kalçasını kırdı, Merdan Yanardağ 10 seneye mahkûm edildi, Mehmet Ali Alabora ve onlarca sanatçı, aydın linç hedefi kılındı, adliye önünde avukatlara polis saldırıp, yerlerde sürükledi, Fazıl Say ceza yedi; Gezi direnişi sonrası aydınlara, sanatçılara, demokratik kuruluşlara, halka karşı cadı avı başlatıldı; Silivri Davası’nın karar gününde, görülmemiş boyutta ve ülke çapında polis, asker terörü uygulandı, yüzlerce polis saldırıp halkı gaza boğdu, mahkeme önü zulüm alanı oldu; yayınlara, kültüre, düşünceye, demokratik haklara yasak üstüne yasak kondu; kültür kurumlarına saldırının boyutu ‘Emek Sineması’nın yıkımına, sansürün boyutu ‘Davut Heykeli’nin müstehcen diye buzlanmasına dek dayandı!

Pamuk Efendi hiçbirini duymadı! Faşizmin ‘cadı avı’ndan, onca aydın ve sanatçının linç hedefi oluşundan habersiz mi sanıyorsunuz? Tam tersi, böyle konuşması ‘görev’ icabı! İnsan alçaklığın, seviyesizliğin, bencilliğin dibinde olunca, işte böyle kendinden başkasıyla ilgilenmez. “Artık mahkeme kapılarında kimseye saldırılmıyor, çok şükür artık dava da yok” sözlerinin üstüne yatacağını, Nobelli yazar olmasının ‘yüzü suyu hürmetine’ insanların bu alçaklığı sineye çekeceğini sanmasın. Hayat alçaklığın da terazisidir. Kim olursa olsun, tartılmaktan kaçamaz!

Öylesine bencil, öylesine sinsi ki, mahkeme kapısında onu yalnız bırakmayan Fazıl Say’ın mahkemesini bile görmezden geldi. Bütün dünya görüp konuştu, o sustu! Sistemle ilişkinin ‘ince’ hesabına bak!

Nobel ödüllü romancıymış! Nobel güdümlü demek daha doğru! Çünkü ‘popülaritesi’ni romanlarıyla değil, politik demeçleriyle gazlıyor. Sürekli aktüel olduğu kesin, ama sadece bu şovlarla! Eften püften tanıtma yazıları, ısmarlama röportajlardan öte, sanatı hakkında dünya literatüründe yer almış ciddi hiçbir inceleme, değerlendirme yok. Olsa, Türkçe’de yayınlamak için takla atardı. Emperyalizmin başta BOP olmak üzere coğrafyamıza dönük hesaplarıyla, sadece sosyal, politik yapı değil, kültür yapımız da çelmelendi. Cumhuriyet kazanımlarının bıçkılanması, bilimin eğitimden kazınması, “siyasi İslâm” ve dinci faşizmin yapılanması ile ‘Pamuk seçimi’ arasında hiç mi bağlantı yok?

RTE’yi ülke yönetimine getiren güçler, kültür temsilciliğine de ‘Pamuk kaftan’ biçtiler. Nobel, ona dünyada ötme olanağı sundu! O öne çıkarılırken, Türk edebiyatının N. Hikmet, Y. Kemal, Dağlarca, S. Ali, Sait Faik, A. Nesin gibi yüksek değer taşıyan çıtaları yere değecek denli aşağı çekildi. Türk edebiyatı hakkında konuşanlar bu şahsı ha bire pohpohlarken, nedense onlardan söz etmiyor! Pamuk, dünyanın politik gidişatına ilişkin iki cümle zırvalamamış olsun, medyada manşet! Ama romancılığıyla değil ‘siyasi öngörüsü’yle! Çünkü o konuda romancılığından daha hünerli!

Tarih ve geleceğe ilişkin ‘öngörüsünü’ kanıtlama hesabıyla olacak, The New Republic’teki mülâkatta, “Benim Adım Kırmızı ve Kar, Siyasi İslâmın bir gün iktidara geleceği projeksiyonu ile yazılmıştır” diyor. “Öngörü” ye bak! Hem de Bush, Obama ayarında! Hiç kuşkum yok, şu sıralar, sabırsızlıkla, katillerin Suriye’ye saldırmasını bekliyordur. Bunun işaretini, kendi benzeri üçbeş çanakçı liberal hainle imzaladığı “Esad’a çağrı”yla aylar önce vermişti. “Sonun Kaddafi gibi olsun istemiyorsan,vakit varken ülkeyi terk et!” diyerek. Böyle birinin, saldırıyı sabırsızlıkla beklemesi doğaldır. Çünkü ‘bencil ve alçak’ için ‘ben demiştim utkusu’nun yanında kan ve katliamın anlamı ne ki! Bu, hainlik değil mi? Birisi,“Hain değil ama bencil ve aptal” derse, ona da karşı çıkmam! Eğitimli birinin bencillik ve aptallığı da zaten alçaklık ve seviyesizliğin dibinde olmakla çelişmez. Başta medya, ortalık “uzman, akademisyen, prof” sıfatlı sistem güdümlü eblehle dolu. Bu da onların ünlüsü!

-------------
Voltaire:

“Bilgili bir aptal, bilgisiz aptaldan daha aptaldır!”

1 Eylül 2013 Pazar

AK Vampirler


AK Vampirler

Nihat Behram

nihat.behram@yurtgazetesi.com.tr
01 Eylül 2013, 11:57
Vampirler aydınlığı sevmezler. Aydınlığın her türünden, özellikle tam üstlerine vuran ışıktan çılgınlık derecesinde nefret ederler. Aydınlık, varlıklarını sürdürebilmelerinin önündeki en büyük tehdittir. Kararmanın başlamasıyla birlikte canavarlık hisleri canlanır. Beslenmeleri kan emmeye dayalı olduğu için bu his yaşamsaldır. En büyük tutkuları kandır. Yapıları gereği kanla temas etmezse, dişlerinde başlayan acı gövdelerine yayılır. Gün aydınlığında inlerine çekilirler. İnleri tabut ya da tabut benzeri sığınaklardır. Vampirlerin diğer bazı belirgin özellikleri ise şunlardır: Bir vampir asla vampir olduğunu söylemez. Hatta ona vampir olduğunu söyleyenleri ‘Vampir olsam bana vampir diyenleri dişlerdim!’ türü maskeli sözlerle yanıtlar. Kanına iştah taşıdığı avına ‘masumane’ gerekçelerle yaklaşır. Zalimliği, canavarlığı ‘masumiyet ve mağduriyet’le maskeleyip, gerçek amacını gizlemekte son derece mahirdir. ‘Yardımcı olma’ görüntüsü, kanına iştahlandığı avına yaklaşmasının taktiklerinden biridir. İnsanların gözlerine direkt bakmazlar. Göz göze gelmek vampirin kan duygusunu tahrik eder. Bu nedenle aynaya da bakmazlar. Hayal güçleri aşırı derecede geniştir. Öyle ki, tüm dünyaya lider ve sahip olma duygusu taşırlar. Vampirlerin, el ve parmaklarıyla kendilerine has işaretleri vardır. Parmaklarıyla yaptıkları bu işaretler kan emme duygusuyla ilintilidir. Bir odağa hedeflendiklerinde ‘perdeleme’ yaparlar. Bu yöntemle sadece hedeflerine kilitlenirler. Bütün hayvanlardan nefret ederler. Onları öldürmekten zevk alırlar. Cinsel istek, birçok dişiyi kendine köle kılma ölçüsündedir. Bu istek kan emicilikle iç içedir.

Vampire ilişkin özelliklerin bazıları bunlar. Daha fazlasını merak eden bu konuda bilgi veren kaynaklara başvurabilir. Ben de zaten bu bilgileri o kaynaklardan bire bir derledim. ‘Vampir ve vampirlik bir efsane mi, gerçeklik mi’ konusu yüzyıllardır tartışılıyor. Bu konuda yazılmış birçok kitap, yapılmış birçok film bulunmaktadır. Bu filmlerin en ünlüsü, Alman dışa vurumcu yönetmen F.W. Murnau’nun “Bir Dehşet Senfonisi” adlı filmidir. Benim şahsi düşünceme göre, vampir ve vampirlik, bu konudaki hikayeler ve filmlerde anlatılan boyutuyla olmasa da, siyasi boyutuyla bir gerçekliktir. Tarih boyunca halk ve insanlık düşmanı zalimler vampirliğin efsanedeki bütün özelliklerine sahiptir. Aydınlık olan her şeye düşmanlıklarından, kan gölüne çevirdikleri ortamlardan beslenişlerine kadar.

Son yüzyılın ABD yönetimleri insanlığın tarih boyunca gördüğü vampirlerin en canavarlarıdır. Öyle ki, sadece beslenmesi değil, ABD’nin soluması da kana dayalıdır. Kan içinde beslenip, kan içinde soluması emperyalist kapitalizmin varlık koşuludur. Şu gün emperyalist vampirliğin beslenme hedefi Ortadoğu coğrafyasıdır. En sinsi, en alçak, en karanlık yöntemlerle; kapı kulu medyası, yobaz taşeronları, çanakçıları, çomakçılarıyla şimdi bu coğrafyada kan gölüne odaklandılar. Hedeflerine ulaşmak için, başvurmadıkları yalan, sahtekârlık, tehdit ve zorbalık kalmadı. Kan iştahlarını, “kimyasal saldırı hedefi olan halka yardım” gibi ‘masumane’ gerekçelerle perdeliyorlar. Suriye’ye saldırı fırsatı yaratır hesabıyla, kendi beslemeleri ‘muhalefet’ maskeli şeriatçı canileri tetikçi olarak kullanıp, onlar aracılığıyla kimyasal katliam düzenlediler. Gerçeği aramanın önünü tıkadılar. ABD bütün gerçekleri karartmak ve insanları savaşa kışkırtmak için yalanla zehirleyen propaganda seferberliği başlattı. AKP bu seferberlikte öncü görev üstlendi. Gerçeği perdeleyip karartma ve savaş çığırtkanlığı üstlendiler.

Vampirler koalisyonunun kanlı, kara, karanlık hesabını bozacak olan halk güçlerinin birlikteliğidir. O birliktelik aydınlığın kaynağıdır. Kara perdeleri alaşağı etmek, içinde insanlık ışığı taşıyan yurtsever, devrimci, insancıl, savaş karşıtı herkesin temel görevidir. Kandan beslenen zalimlere ve onların savaş taşeronlarına karşı barış özleminde tek ses, tek yürek olmak gerekir.

Bugün Dünya Barış Günü. Yazık ki yaşadığımız coğrafya emperyalistler ve taşeron AKP’nin savaş çığırtkanlığıyla zehirleniyor. Bu coğrafya halklar barışa duyulan özlem ateşinin aydınlığıyla bu oyunu mutlaka bozacak. O ateş kara perdeleri de tutuşturup insanlığı gün ışığıyla buluşturacak.

* * * 

Albert Einstein:

“Propagandayla zehirlenmedikleri sürece kitleler asla savaş düşkünü değildir.”

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..